DURMAK YOK, ZAMA DEVAM…
Serdar Ant
Hürriyet'in internet baskısından çarpıcı bir başlık:
"Ocak 2008: yüzde 19,5… Temmuz 2008: yüzde 21…
Elektriğe insafsız zam! Mum dönemi başlıyor!"
Böylece 2008'de elektriğe gelen toplam zam yüzde 44'e ulaşmış… 4 kişilik bir ailenin elektrik faturası da 100 YTL olacakmış!
Peki, enflasyon oranı ne?
Her evde, her işyerinde, kısacası her yerde kullanılan elektriğe yılbaşından bu yana yüzde 50'ye yakın zam yapıldı, ama hükümet uyduruk enflasyon rakamları açıklayarak "başarılı" olduğunu iddia ediyor.
Ekmeğe zam…
Doğalgaza zam…
Elektriğe zam…
Sloganımız belli zaten:
"Durmak yok, zama pardon yola devam…"
Ne var ki işin asıl çarpıcı yanı sürekli yapılan zamlar değil, bu zamların neden yapıldığı… Hürriyet gibi sermayenin borazanı olan gazeteler "elektriğe insafsız zam…" gibi manşetler atarlar, ama bu zammın perde arkasını açıklamazlar, açıklayamazlar… Oysa elektriğe yapılan zam, temel bir üretim ve tüketim malı için basit bir fiyat ayarlaması olmanın ötesinde, Türkiye'deki siyasal rejimin niteliğini göstermekte ve iktidarın aslında kimin emrinde olduğunu da gözler önüne sermektedir. Hürriyet gibi sermaye borazanlarını dut yemiş bülbüle çeviren de işte o niteliktir!
Şimdi biraz geriye gidelim ve elektrik zammının ardındaki nedenleri anlayabilmek için 2007 yılının son aylarında geçen bazı olayları hatırlayalım.
2007 yılının Ekim ayı içinde Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ve Enerji Bakanı Hilmi Güler bir araya gelip Başbakan Erdoğan'a sunulmak üzere bir mutabakat zaptı imzaladılar. Zaptın elektrik zamlarıyla ilgili maddesinde, sanayi elektriğine yüzde 10, konut elektriğine ise yüzde 26 zam yapılması öneriliyordu. (Milliyet, 11.10.2007) Ne var ki, Başbakan Erdoğan bir yüce gönüllülük(!) sergileyerek bu zammı yüksek buldu ve konunun yeniden görüşülmesini istedi. Bu kapsamda TEDAŞ'ın daha önce talep ettiği sanayiye yüzde 7,5, konuta da yüzde 15'lik zam oranının yeniden gündeme geldiği bildiriliyordu. Ayrıca 2008 başından itibaren elektriğin, otomatik olarak fiyatlandırılması kararlaştırıldı.
Bakanların imzaladığı mutabakat zaptının bir de özelleştirme konusu ile ilgili bir maddesi var. Buna göre "bakanlar TEDAŞ'ın Maliye Bakanlığı'na bağlı kalması ve üretim santrallerinin özelleştirme programına alındıktan sonra Maliye'ye devredilmesi konusunda" da anlaştılar.
Şimdi denilebilir ki, "Ne var bunda? Elektriğe yapılacak zam konusundaki teknik düzenlemelerin ne önemi var? AKP hükümeti seçime giden süreçte bol keseden harcama yapmıştı, onun için de bütçenin açık vereceği anlaşılınca başta elektrik olmak üzere birçok mal ve hizmete zam yaparak bu açığı kapatmaya çalıştı. Kısacası bunlar yıllardır uygulana gelen, bildiğimiz şeyler…" Zaten sözde en ilericisinden en gericisine kadar, bütün medya organları da konuyu bu şekilde gündeme alıyor, elektrik zammı ve santrallerin özelleştirilmesi ile ilgili düzenlemenin ardında yatan gerçekleri gözlerden saklamaya çalışıyor.
Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil! Elektriğe neden zam yapıldığı ve santrallerin özelleştirilmesi ile ilgili gerçekler konusunda, Ekim 2007'de yayın hayatına başlayan Fortune dergisinde Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı ile yapılan söyleşide yer alan bazı bölümler aydınlatıcı bilgiler sunuyor. Söyleşinin başlığı bile, olup biteni özetler içerikte zaten:
"Sabancı enerjide civa, perakendede kaplan…"
Söyleşiyi yapanlar ilginç bir saptama ile başlamışlar: "Güler Sabancı'yı geçtiğimiz ay içerisinde İstanbul'da yakalamak neredeyse imkânsızdı. Ya Ankara'da yeni hükümetin ekonomi kurmaylarıyla gelecek beş yılın stratejisini ve öncelik verilmesi gereken reformları konuşuyor ya da Sabancı Holding'i yeniden yapılandırma sürecinin bir sonraki adımlarını planlıyor."
Bir Holding sahibinin siyasi iktidara önümüzdeki beş yılda nasıl bir strateji izlemeleri gerektiğini söylemesi, AKP'nin aslında kimin hükümeti olduğu konusunda zaten başlı başına bir gösterge… Ama işin, basit bir fikir alışverişi ve yönlendirme ötesinde boyutları da var.
Elektrik dağıtım ihaleleri uzun süredir hükümetin gündeminde olmasına ve bir türlü gerçekleşmemesi rağmen, Güler Sabancı bu konuda artık rüzgârın yön değiştirmeye başladığına inanıyor ve Ankara'da yeni kurulan hükümetin kurmayları ile asıl bu konuyu görüşmek için bir araya geliyor. Diyor ki:
"Hükümet yetkilileri ile yaptığımız görüşmelerde gelecek dört beş yıl içinde özelleştirmelerde önceliğin elektrik dağıtım ihalelerine verilmesi gerektiğini söyledim. Onlar da bu görüşüme katılıyor."
Hükümetin, Sabancı ve Koç gibi varlığını borçlu olduğu kesimlerden gelen taleplere (aslında bunlara "emir" de diyebilirsiniz!) karşı çıkması beklenemeyeceğinden, bu görüşmeden hemen sonra, aynı gün içinde Enerji Bakanı Hilmi Güler kameraların karşısına geçip sürecin birden hızlanacağı konusunda uzun süredir beklenen işaretleri veriyor. Bakan Güler özelleştirme çalışmalarının da hızlanacağını müjdeliyor! Bakan Güler'in, iş kadını Güler'in dileklerini dikkate almaması düşünülebilir mi hiç?
Bu bağlamda elektriğe son beş yıldır zam yapılmamasını Güler Sabancı şöyle değerlendiriyor:
"Elektrik fiyatlarının suni olarak düşük tutulması, enflasyonu dizginlemeye yardım etti. Ancak bu sürdürülemez bir durum. Herkes bunun yalnızca geçici bir önlem olduğunu biliyor. Önemli olan reel ekonominin dinamikleri… Fiyatları sonsuza dek düşük tutamazlar. Toplantılarımızda bunu onlara da söyledim."
Güler Sabancı'nın iş dünyasının önde gelenlerinden biri ve bir sanayici olarak, temel maliyet unsurlarından biri olan enerji fiyatının düşük tutulmasını talep etmesi gerekmez mi? Aksine, Sabancı elektrik fiyatının arttırılmasını istiyor. Neden peki?
Enerji Bakanı Hilmi Güler'in açıklamasında Sabancı'yı memnun eden bir nokta var ki, bu sorunun yanıtını da oluşturuyor. Bakan Güler, elektrik dağıtım ve üretiminin birlikte özelleştirilmesini düşündüklerini ve üretimde "önce rehabilite et, sonra yap-işlet modelinin gündemde olduğunu" açıklıyor. İşte elektrik santralleri özelleştirilmeden önce, yeni sahiplerine yük olmamak için yüklü bir zam yapılması ve daha sonra da elektriğin otomatik fiyatlandırma sistemine tâbi olması bu "rehabilite" çerçevesinde gündeme geliyor!
İyi de "Sabancı'dan buna ne?" denilebilir.
Oysa öyle değil.... Sabancı enerji sektöründe çok iddialı… "Hedefi, 10 yıl içinde Türkiye elektrik pazarında yüzde 10 paya sahip olmak ve holdingin cirosunun yüzde 15'ini enerji faaliyetlerinden elde etmek." Şu anda grup cirosunun sadece yüzde 0,84'ü enerjiden sağlanıyor.
Bu hedefe sahip olan Sabancı Grubu, 2006 başından beri lisans topluyor.
Mayıs 2006'da Adana Tufanbeyli kömür rezervlerinin lisans ve kullanım hakkını alıyor.
Haziran 2006'da Erzurum Horasan'da bulunan kömür rezervlerinin satın alma hakkına sahip oluyor.
Bu arada Ağustos 2006'da Adana'da toplam 225 MW potansiyele sahip olan iki hidroelektrik santral yapma lisansına sahip Ser-Enerji'yi de varlıklarına ekliyor..
Sabancı Grubu, Aralık 2006'da Karadeniz bölgesinde 45 MW potansiyel kapasiteli bir hidroelektrik santral lisans hakkı daha satın alıyor.
Nisan 2007'de ise toplam potansiyel üretim kapasitesi 760 MW civarında olan sekiz yeni hidroelektrik santral lisansı ve bir rüzgâr enerjisi lisansı alımı için anlaşma imzalıyor!
Enerjinin üretimden dağıtım ve iletime kadar çok ayaklı bir sektör olduğunu belirten Güler Sabancı, kendilerinin daha çok üretim ve dağıtıma odaklandıklarını söylüyor ki, Enerji Bakanı Hilmi Güler'in, Sabancı ile görüşmesinden sonra basına verdiği demeçte neden elektrik dağıtım ve üretiminin birlikte özelleştirilmesini düşündüklerini söylemesi de böylece açıklığa kavuşuyor.
Ayrıca Ekonomi yönetiminde bulunan bakanların Başbakan'a sunmak üzere imzaladığı mutabakat zaptının özelleştirme ile ilgili maddesinde neden "TEDAŞ'ın Maliye Bakanlığı'na bağlı kalması ve üretim santrallerinin özelleştirme programına alındıktan sonra Maliye'ye devredilmesi konusunda" uzlaştıkları da ortaya çıkıyor. Çünkü Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, seçimin ertesi günü Reuters Haber Ajansı'nın sorularını yanıtlarken şunları söylemekteydi:
"Ekonomik program ve yapısal reformlar aynı şekilde devam edecek. Özelleştirme aynı kararlılıkla sürecek." (Radikal, 23.7..2007)
"Babalar gibi satmayı" ilke edinmiş böyle bir hükümetten, başta Sabancı Grubu olmak üzere büyük sermaye kesimi memnun olmasın da kim olsun? Hükümet yetkililerini yapılması gereken reformlar konusunda kendisiyle aynı çizgide gördüğünü ve bundan memnun olduğunu söyleyen Güler Sabancı da memnuniyetini şöyle ifade ediyor:
"Ekonomi ile ilgili tüm bakanlarla yaptığım görüşmelerde ne yapılması gerektiğinin farkında olduklarını gördüm. Teşhisler ve öncelikler konusunda mutabıkız."
Kısacası ortada ilginç bir tablo var. Önümüzdeki 10 yıl içinde enerji sektöründe büyümeyi hedefleyen bir sermaye grubu, hükümet üyeleri ile kulis yapıp elektrik santrallerinin özelleştirilmesini emrediyor, pardon istiyor! Hükümet üyeleri de "hay, hay…" diyorlar… Ne var ki ufak bir pürüz var. Yaklaşık beş yıldır zam yapılmayan elektriğe, özelleştirmelerden sonra zam yaparak tepki çekmemek için, bu işin peşinen yapılması ve sonra da bu zam işinin otomatiğe bağlanması gerekiyor. AKP iktidarı da yeni yıl hediyesi olarak elektriğe zammı yapıveriyor! Ama bu hediye, kendisini 47 ile destekleyen halka değil, sermaye kesimine…
Ama yılbaşında yapılan zam parababalarını kesmiyor, Temmuz'da bir zam daha… Hürriyet gibi sermaye borazanlarına da "elektriğe insafsız zam…" şeklinde manşetler atarak halkın gazını almak düşüyor!
Kısacası Sabancı "tak" diye emrediyor, AKP "şak" diye yapıyor..
Türkiye'deki "Tak-Şak Demokrasi"nin mutlu vatandaşları da milli takımın başarıları ile uyutuluyor!
27.6.2008
Osmanlı'nın Son Günleri ve Bugün...
Doç. Dr. Hüner TUNCER
Yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altında bulunan Makedonya sorununun içinden çıkılamaz bir duruma gelmesinde, hiç kuşkusuz, iki büyük Avrupa devletinin, yani Rusya ile Avusturya'nın rolleri olmuştu. Bu iki devlet, kendi imparatorluklarında ulusçuluk akımlarını ve özgürlük hareketlerini acımasızca bastırdığı halde, Osmanlı topraklarında, Türk olmayan halkların bu gibi hareketlerini sürekli olarak kışkırtmaktaydı. Bunu yaparken de, Osmanlı yönetiminin düzen sağlamada yetenekli olmadığını ileri sürerek, düzenin nasıl sağlanması gerektiği yolunda tasarılar hazırlamakta, öteki büyük devletleri de arkalarından sürükleyerek, Osmanlı Hükümeti'ni bu tasarıları uygulamaya zorlamaktaydı. Böylece, Makedonya'da, jandarmanın ve maliyenin düzenlenmesine büyük devletlerin denetimi altında başlanmış oldu.
Görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti yıkılma aşamasında, kendi içişlerini bile yönetme yetkisini büyük devletlere bırakmakta ve dış politikasında da, Avrupalı güçlere önceden danışmaksızın, hiçbir adım atamamaktaydı. Bu saptamamın kanıtını ve belgelerini, Osmanlı Devleti'nin, Balkan Savaşları öncesinde ve sırasında, Balkan devletleri ve büyük devletlerle olan ilişkilerinde bulabilirsiniz.
1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilanından az önce, Avusturya ile Rusya, Osmanlı Devleti'nden adalet konusunda da yeni bir düzen getirmesini istemeye başlamıştı. Ancak, bu düzeni, Avusturya ile Rusya, kendi adliyecileri aracılığıyla sağlamayı önermekteydi. Osmanlı Hükümeti, bu istekten amacın, ekonomik çıkarlar sağlamak olduğunu kestirmekte gecikmemişti. Rusya'ya yardım etmemesi karşılığında, Avusturya'ya, demiryollarını Selanik'e giden Osmanlı demiryoluyla bağlamak ayrıcalığını tanımakla, Rusya ile Avusturya'yı adalette yeni düzen istemekten vazgeçirdi.
Değerli okuyucular, bu durum, sizlere bugün hiç yabancı gelmiyor, değil mi?.. Türkiye Cumhuriyeti'nin, yalnızca kendi gücüne ve olanaklarına dayanarak, kalkınmasının imkânsız olduğunu; ülkemizin ancak AB'den destek almakla ve AB ülkelerinin denetimi altında gelişebileceğini; biz Türklerin, kendi halimize bırakılmamız durumunda, kendi istencimizle hiçbir yenilik girişimini hayata geçiremeyeceğimizi savunan sözde aydınlarımız ve bilim insanlarımız, Atatürk Cumhuriyeti'ni, yaşamını tamamlamış olan ve toprakları işgal edilmek suretiyle büyük devletlerce yok edilen Osmanlı Devleti'nin çözülme sürecindeki durumuna benzetmekten hiç mi hicap duymamaktadır?..
Merak ediyorum, bu sorunun yanıtını, televizyon kanallarında her zaman boy gösteren sözde profesörler, tarafsız olmaları gereken sözde gazeteciler nasıl utanmadan yanıtlayabileceklerdir?..
Biz Atatürkçü aydınlar, devletimizi, Osmanlı'nın son zamanlarında düşmüş olduğu rezil duruma yeniden düşürmemeye kararlıyız ve Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir duruma düşmemesi için, elimizden gelen her çabayı yorulmaksızın harcamaya azimliyiz! Biz Atatürkçüler ve gerçek aydınlar, bizleri kötü yöneten ve gelecekte de yönetecek olan hükümetlerin karşılarına dimdik dikileceğiz ve Atatürk'ümüzün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin, Osmanlı Devleti'nin son zamanlarındaki durumuna dönüştürülmesine izin vermeyeceğiz!!!
PENCERE
İLHAN SELÇUK
Bu Ne İkiyüzlülük?..
Fethullah Gülen'i ilk keşfeden, Feto'da ne cevherler bulunduğunu sezen gazeteci Hikmet Çetinkaya'dır...
Hikmet dünkü yazısını Feto'ya ayırmıştı, bugünkü yazısı da aynı konuya ilişkin...
Neden?..
Çünkü Feto günün adamı oldu...
Durun bakalım daha neler olacak?..
*
Sünni mezhebinin Nakşibendi tarikatı, Türkiye'ye özgü İslamcı demokrasi sayesinde siyasal iktidarı ele geçirdi...
Ama, bu tarikatın cemaatleri arasında rekabet yok denemez... Ankara'da siyasete ilişkin konuşmalarda şöylesine sohbetlere yer veriliyor:
"- Tayyip Erdoğan'ın Fethullah Gülen'e mesafeli olduğu söyleniyor; doğru mu?..
- Olabilir, Gülen Gül'e daha sıcak bakıyormuş diyorlar..."
Ne olursa olsun Feto'nun Nakşi-Nurcu dünyasındaki ağırlığı hafifsenemez; AKP'yi kapatma davasıyla birlikte sıcaklaşan olasılıklar zincirinde bir merak konusu var:
- İslamcı kesimde bir parçalanma olursa Gülen ağırlığını nereye koyacak?..
*
Feto öyle bir güce erişti ki sormayın!..
Avrupa, Afrika, Rusya, Amerika..
Ve Türkiye..
Uluslararası coğrafyada Gülenciler fink atıyorlar...
Feto'ya maşallah!..
Fethullah Gülen'in bugünkü gücünü anlamak için Posta gazetesinde "Fıkra gibi" başlığıyla çıkan (24.6.2008) şu haberi birlikte okuyalım:
"İngiltere'de yayınlanan Prospect ile Foreign Policy dergileri internet sitelerinde dünyanın önde gelen 100 düşünürünü belirlemek üzere bir anket yaptı. 500 binin üzerinde oy'un kullanıldığı ankette Nur Cemaati lideri Fethullah Gülen'in birinci olması dergicileri şaşırttı. Prospect'in yöneticisi David Goohart 'Fethullah Gülen adını daha önce duymadığımı itiraf edeyim; bu ismin dünyanın 1 numaralı düşünürü seçilmesi taraftarlarının yürüttüğü kampanya ile gerçekleşmiş olmalı' dedi."
*
Feto'nun gazetesi Zaman'da olay birinci sayfada manşetten şöyle duyuruldu:
"Yaşayan en büyük 100 entelektüel anketinde Gülen zirvede..."
Feto'nun müritlerindeki disipline bakın!..
Yaman bir cemaat bu; Nurcu-Nakşi tarikatında önde geliyor...
*
Yargıtay Ceza Genel Kurulu Fethullah Gülen'in uzun süren bir davasında beraat kararı verdi...
Feto, her gün bedava dağıttığı Zaman gazetesine şu demeci verdi:
"- O kadar tahribata rağmen, o kadar baskılara rağmen, en azından medya yoluyla baskılara rağmen adaletin böyle tecelli etmesi Türkiye'de hâlâ hak adına, adalet adına hüküm verecek hâkimlerin bulunduğunu gösteriyor." (26.6.2008)
Feto'ya sormak gerekir:
- Anayasa Mahkemesi hâkimleri de adalet adına hüküm vermiyorlar mı?..
Yargıya en ağır saldırılarda bulunan dinci medya yargının Feto'ya ilişkin kararını alkışlıyor...
Bu ne ikiyüzlülük!..
GÜNCEL
CÜNEYT ARCAYÜREK
ABD'deki Dosya
Ulusal takımın başarılarına ulusça seviniyor, başarısız sonuçlara ulusça üzülüyoruz..
Laiklik ilkesi için aynı şeyi söyleyebilir miyiz?
Son yıllarda RTE yönetimi sayesinde gazetelerde hemen her gün bir din adamının, bir tarikatın veya dini siyasette araç gibi kullanmayı meslek edinen politikacıların ya bir demeci ya da bir eylemi yer alıyor.
Laiklik konusunda ulusal bir ittifak yok...
Kuşku yok, laik rejimin korunması ve yaşaması için müthiş bir direnme, yaşamasını sağlayacak aşılmaz bir potansiyel var.
AKP bu direniş karşısında kerhen laikliğe karşı olmadığını, hatta laikliği herkesten daha güçlü desteklediğini söyleyebiliyor.
Son günlerdeki gözde konuların başında yine din veya dinci esnafla ilgili haberler yer alıyor.
***
Tarikat lideri Fethullah Gülen'in sığındığı ABD'den yurda dönüp dönmeyeceği başköşelerde.
Çevresinden yayılan haberler (Fethullah Gülen'in) Feto'nun hasretini çektiğini söylediği Türkiye'ye dönmeyi pek arzu etmediğini gösteriyor.
Hukuksal bir yol bulursa ABD'de kalması sağlanabilir.
Fakat başvurduğu mahkemenin hâkimi Stewart Salzell, Feto'nun sunduğu belgeleri Yeşil Kart almasını yeterli bulmadığı gibi, açıkladığı kararında kimi irdelemeleri çok ilginç.
Gülen'in "olağanüstü yetenekli kategoride Yeşil Kart alabilmesi için ulusal ve uluslararası arenada mesleğinde en üst seviyeye yükselmiş olan bir kişi olmadığını" açıklıyor.
Gülen nedir, kimdir? İrdelediğine göre 28 Şubat'larda görsel medyada yayımlanan canlı vaazlarında dramatik, kışkırtıcı İslam dini üzerindeki konuşmalarıyla ünlenen bir din adamı, bir imam!
O kadar! Nitekim Amerikalı hâkim de Gülen'in "...kendisini sürekli din adamı olarak tanımladığını..." vurguluyor. Nereden çıktı Yeşil Kart başvurusundaki "eğitimci" tanımı diye soruyor.
Daha başka öğeler de var Amerikalı hâkimin 4 Haziran tarihli kararında.
Gülen'in, "...akademisyenlikten çok uzak olduğunu ve... akademisyenlere para ödeyerek ve kendi sponsorluğunda konferanslar organize ederek hakkında yazılar yazdırdığını..." belirtiyor; "...Kendi çalışmalarını finanse etmek davacıyı akademisyen yapmaz" diyor.
***
Ya savcı yardımcısı Frye'nin edindiği bilgiler. Gülen'in 1959 yılında imamlık lisansı aldığını, 1981'de ise bu görevden emekliye ayrıldığını ve... Feto'nun olağanüstü yetenekli kişi olarak Yeşil Kart alabilmesi için istenen 10 kriterden birisi olan uluslararası arenada tanınan bir ödülden yoksun olduğunu açıklıyor.
Amerikalı yargıçlar, savcılar; Türkiye'de hâlâ el bebek gül bebek muamelesi gören, dönemin başbakanlarının elinden ödül alan bir kişi olarak "müstesna bir yere" konulan Fethullah Gülen'i sadece ve sadece bir din adamı olarak tanımlıyor ve bir din adamı çerçevesinde değerlendiriyor.
ABD yargısı maddi kaynaklarını açıklıyor Gülen cemaatinin... Oysa aynı doğrultuda yazılanlar Türkiye'de inandırıcı kabul edilmedi veya Gülen medyasının saldırıları karşısında değer yitirdi; ama laik Cumhuriyetin altını oyan oyunları ABD'de yargı açıklıyor.
ABD'deki savcılık "...yıllık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamları olduğu, bu rakamların kişi başına yılda 20 bin ile 300 bin dolar arasında değiştiğini..." ileri sürüyor.
Hatta Gülen'in finansal kaynakları arasında Suudi Arabistan, İran, Türk hükümeti ve hatta CIA'nın bulunduğunu öne sürüyor.
Gülen dosyası Türkiye'de kapandı ama ABD'de açıldı.
Üstelik öyle bir açıldı ki burada yadsınan bütün gerçekler ABD'de dosyalara girdi.
Atatürk ve devrimleri karşıtı travma rezaletinden... Gülen'in ABD'deki dosyasına kadar... Kamuoyunun son ve değişmez uğraşı alanı laiklik ve karşıtları!
POLİTİKA GÜNLÜĞÜ
HİKMET ÇETİNKAYA
Fethullah Gülen, Artık Türkiye'ye Dön...
Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi Yargıcı Stewart Dalzell, Fethullah Gülen için davada verilen belgelerin inandırıcı olmadığını öne sürerek "Yeşil Kart"ı engelledi...
Yargıç Dalzell ne diyor:
"Gülen'in Yeşil Kart alabilmesi için olağanüstü yetenekte olması gerekir. Yeşil Kart alabilmesi için ulusal ve uluslararası toplumda mesleğinde en üst düzeyde bulunması gerekir. Kendisi din adamıdır, ama eğitimci olarak karşımıza çıkmıştır. Yani Yeşil Kart'ı eğitimci olarak almak istiyor."
Yargıç Dalzell'in 4 Haziran 2008 tarihli mahkeme kararında Gülen'in akademisyenlikten çok uzak olduğu vurgulanıyor...
Bu ne demektir?
Türkçesi şu:
"İlkokul mezunu bir kişi, bilim adamı olamaz. Fethullah Gülen, akademisyenlere para ödeyerek kendi sponsorluğunda konferanslar, paneller düzenletiyor. Daha açıkçası, kendisine övgüler düzdürüyor. Kendisini bir numaralı düşünür seçtiriyor. Propagandasını yaptırıyor. Böylece öne çıkıyor. Kendi çalışmalarını finanse etmek Fethullah Gülen'i akademisyen yapmaz."
Yargı kararında çok önemli bir bölüm daha var, o da şu:
"Fethullah Gülen, Türkiye'de siyasi etkinliği olan dini bir hareketin lideri. Referans mektuplarında Gülen'in eğitimi, hangi okullarda ders verdiği bilgisi ve diploması yok."
Yargı, Gülen'in ödüllerini de tanımadı. Savcı Yardımcısı Frye'nin elinde, Gülen'in 1959 yılındaki imamlık diploması bulunuyor. Bir de bu görevden 1981 yılında emekliye ayrıldığı belgesi.
Yargı heyeti, UNESCO'nun Romanya Komisyonu'nun verdiği "Liyakat Ödülü"nü tanımadı...
***
Fethullah Gülen'in "Yeşil Kart" için mahkemeye başvurulan destek mektuplarında ilk sırada kim var, biliyor musunuz?
CIA'nın analiz ve prodüksiyon direktörü olarak emekli olan George Fidas...
Aynı zamanda CIA'nın Balkanlar uzmanı da olan George Fidas, şu sıralar Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde ders veriyor...
Fidas, Yunan asıllı. Ayrıca Joint Military Intelligence Council'de görevli...
Şimdi sıkı durun...
Fethullah Gülen'in "Yeşil Kart"lı olması için referans mektubu yazanlar arasında eski CIA ajanı Graham Fuller de yer alıyor...
Daha başkaları da var elbet...
Türkiye'den eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut, eski Mili Eğitim Bakanı AKP'li Mehmet Sağlam, ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, çok sayıda bilim insanı, Katolik papazlar, TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı...
Mektuplar iki bin sayfadan oluşan dosyada...
Şimdi gelelim en önemli konuya:
Savcılık kayıtlarında Fethullah Gülen'in finansal kaynaklarına ilişkin savlar dikkat çekici...
Savcılık savı aynen şöyle:
"Fethullah Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türkiye, hatta CIA bulunuyor. Ankara'da yıllık gelirinin yüzde 10 ile yüzde 70'ini Gülen hareketine bağışlayan işadamları var. Kendileri açıkladı. İstanbul'da yaşayan bir işadamı, Gülen hareketine yılda 4-5 milyon dolar bağışlıyor..."
***
Evet... Olay ortada... Gülen'e "Yeşil Kart" verilmedi ABD'den...
Fethullah Gülen'in avukatlarının "Yeşil Kart" işinin peşini bırakmayacaklarını biliyorum...
Daha önce de "Yeşil Kart" başvurusu yapmışlar ve sonuç alamamışlardı. Benim bildiğim bu üçüncü başvuru.
ABD'deki mücadele sürecek!
Fethullah Gülen "vize" almadan ABD'ye rahatça girip çıkmak için yapıyor başvuruyu...
Eee, kolay değil ABD'de yaşamak. Dünyanın 100 düşünürü arasından birinci seçilmek. Dolarlar yeşil yeşil. CIA'nın eski uzmanları yanlarında.
Ah, şu yargı da olmasa!.. İşler tıkır tıkır yürüyecek!
Haydi Fethullah Gülen, seni bekliyorum, ülkene hemen geri dön!..
Nasıl bir şenlik olacak, çok merak ediyorum!..
hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
Faks numaramız: 02126 343 72 69
GÜNDEM
MUSTAFA BALBAY
İhaleye Fırsat Karıştırma...
AKP'den önce şöyle bir suç vardı:
İhaleye fesat karıştırma!
Büyük suçtu... Kamuda büyük bir ihale yapılacaksa bunun mutlaka yasalara harfi harfine uygun olması gerekirdi. Küçücük bir eksik dahi ihalenin iptal edilmesinden tutun da sorumluların yargılanmasına kadar bir dizi sonuca neden olurdu.
AKP ile birlikte bu sistem fiilen değişmişti. Şimdi yasal olarak da değişiyor. Kamu ihale yasasında yapılan değişiklikle ihalenin yerini karşılıklı görüşme, pazarlık yöntemi alıyor.
Bu durumda ihaleye fesat karıştırma gidiyor, ihaleye fırsat karıştırma geliyor!
Bir hükümetin işbaşına gelir gelmez yaptığı ilk şey, iktidarın karakterini de ortaya koyar. AKP hükümeti kurulur kurulmaz ilk yapılan, Kamu İhale Yasası'nın önemli bir bölümünün rafa kaldırılması olmuştu. Belli bir rakamın üzerindeki ihalelerin bu yasa kapsamına ve denetimine girmesi sağlanmıştı. Büyük ölçekli ihaleler de yerine göre 8'e 10'a bölünerek yasa kapsamı dışına çıkarılmıştı.
Meclis'te Plan Bütçe Komisyonu'ndan geçen değişiklikle yasanın kapsamı daha da daraltılıyor, yerel gazetelere ilan verme zorunluluğunun da en aza ineceği bir ortam yaratılıyor. Değişikliğin başlıca nedeni şu:
Tüm ihaleleri "seçilmiş" kişilere vermek!
Bu yöntem pek çok yerel gazetenin batmasına neden olacak ama, belki de ulusal medyada yarattıkları gücün yeterli olduğunu düşünüyorlar.
***
Biz, demokrasinin, hukukun, eşitliğin tabana yayılmasını arzu ediyorduk. AKP bunların yerine, usulsüzlüğün, ayrımcılığın, özetle yolsuzluğun tabana yayılmasını sağlıyor.
Son günlerde Meclis'in gündemine gelen yasa değişikliklerinin çoğunda bunun izlerini görüyoruz. Örneğin, il özel idarelerine özel pay ayrılması... Bu kurumlarda yönetim sorumluluğu valinin. Gerçi valilerin yetkisi az da olsa erozyona uğradı ama, mevcut yetkiler de fena değil. AKP, valileri kendi il başkanlarının hemen yanında özel temsilci olarak gördüğü için onları daha etkin kullanmayı hedefliyor.
Böyle bir özel payı belediye başkanlarına da veriyorlar ama, onların yanına ipleri tamamen kendi ellerinde olan valilikleri de koymuş oluyorlar.
Belediye başkanlarının gelirini vergiler yoluyla arttıran ayrı bir yasa planladılar; baktılar ki, oy kaybına neden olacak, vazgeçtiler.
Hükümetin ikide bir battı batıyor dediği Sosyal Güvenlik Kurumları'nın (SGK) tek gelir kalemi olan prim alacakları ise yeniden düzenlendi ve büyük ölçekli af getirildi. Bu neden yapıldı? Oy getirebileceği için...
***
Yukarıda aktardığımız yelpazenin bu haftaki renginde ise kamu arazilerini yağmalayanlara af var. Örtülü 2B olarak da tanımlanan bu yöntemle kamu arazileri yağmalayanın elinde kalacak.
AKP'nin Meclis'ten geçirdiği Türk Ceza Yasası'nda kıyıları, kamu arazilerini işgal edenler için hapis cezası öngörülüyordu. AKP, kendi getirdiği yasayı kaldırıyor.
Neden?
Yağmayı serbest hale getirmek için...
Bu düzenlemenin yanında gecekondu affı da önceden belirlenecek bir yasanın içine konacak.
Bütün bunların ortak paydası şu:
Seçim geliyor...
Ne demişler?
Söz konusu olan seçimse, hukuk teferruattır!
ankcum@cumhuriyet.com.tr
30 Haziran 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder