18 Temmuz 2008 Cuma

Eşler

Atatürk

Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

Araştırmacı Yazar


Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri
içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer
liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o
hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle,
saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar
uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?

ATATÜRK'ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya
da devlet adamı ATATÜRK olarak. Bu verdiğim örnek dünyada tek olan
örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En
büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan
başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her
Cumhuriyet bayramı Atina'daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis,
ATATÜRK'ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle
bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.

Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi.
Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve
aynen şöyle der:

"Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek
için neler vermezdim" dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen
Mustafa Kemal'i.

Ya da, yıl 1938. Bir İran'lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine
bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak
istiyorum. Diyor ki;

"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse
başına Mustafa Kemal gibi lider getirir." dizelerindeki bu kıskançlığı
oluşturabilen Mustafa Kemal.

Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir
cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki "Bu gün UNESCO'nun üzerinde
çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal'dir." Öneri nedir ?
Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO'nun 152
ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi
ayağa kalkar ve şöyle söyler:

"Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle
kutlayacak mıyız?" şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa
fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle
söyler;

"Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki
herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her
problemimizde çare olarak aramalıyız" sözlerini döktürtebilen bir
Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç
negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani
İsveç delegesi demişti ya "ne yani" diye. O İsveç delegesi bu imzanın
atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;

"Ben ATATÜRK'ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben
atıyorum" diyecektir.

İşte o muhteşem belge diyorki; " ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI
ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ
DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA
KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ
ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK
AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN
KURUCUSU"

Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki "bir ülke için kıstas
aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin" şu anda
kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz.
İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet
adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl
boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke
kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

Hadi gelin Haiti'ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir
vasiyet bırakmıştır. Haiti'ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke.
Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar
taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının
bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki
"Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK'ü anlamış
ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"

Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın
kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın
bir yerinde aynen şunları söyler; "Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki
tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK'tür. Çünkü o yılın değil asrın
lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir." 2000 de ABD Başkanına işte bu
gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa
Kemal'in, Devlet adamı Mustafa Kemal'in çok dışında bir Mustafa Kemal.

2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans
veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki "Ben Norveçliyim
ve şu anda Norveç'te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin
anlamını anladım" dedi. Hanımefendi "nedir o deyim" dedim. "Norveççe'de
"ATATÜRK gibi düşünmek" deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi"
"nerelerde kullanırsınız" dediğimde "Hani bir problem veririz çöz diye o
da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var.
Birde ATATÜRK gibi düşün". O gün otelime geldim televizyonu açtım o
kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki
galiba Norveççe'den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı
var diye düşünmeden de edemedim.

Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK'le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan
Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal'e
şöyle sorar gazeteci; "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor
musunuz?" Mustafa Kemal'in cevabı aynen şöyle :

"Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak
için. Eğer davet gelirse düşünürüz". Evet, Birleşmiş Milletler sadece
Türkiye'yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen
ülke olur Mustafa Kemal'in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere.
Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal'den.
Ama bu arada 2005'de bir yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük
puntolarla şu başlığı atmış "Bu gün Ortadoğu'ya düzinelerle ATATÜRK
lazım". dedim yazara ATATÜRK 'ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç
gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.

Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden
Çin'e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925'de 1938'de 1996'da
2000'de 2005'de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle,
sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal'den
bahsediyoruz. Bu gün Türkiye'nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap
olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz.
Ama bence Türkiye'nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek
Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye'de
lider yetiştirme sorunu var.

Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan
bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa
içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider
dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle
liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek
çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem
sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye
Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz?
Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu
asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK'le
sizinle paylaşacağım.

İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım
askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini
çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi
sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise
taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında
hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?

ATATÜRK'ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık
araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale'de topçu atışımız
başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği
bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak
bir köy. Çankaya'dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir
tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde
arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. "Aman
demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?", "Eee o demiş yediğim meyvenin,
sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler
kadar bunun da selama hakkı var". Yani "niye şaşırıyorsunuz?" der
gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına "İşte bu benim..."
derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor "Ne yaptınız bu ağaca"
diyor. "Paşam" diyorlar "yolu genişletmek için mecburduk kestik o
ağacı". "Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu
mutlaka bulurdum" diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor,
şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.
Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı
bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu
toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal'in
omuzlarındadırda onun için.

Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı.
Hani "Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
edebilirim" diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.

Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir
bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. "Yahu" der "sen
hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir
görüyorsun kendini ve niye ?" der. Bahçıvan derki; "Paşam çınar ağacının
kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine
müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de
kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz". Bir an düşünür; "Hayır
gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız" der. Derlerki bu gün Mustafa
Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama
inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar
biliyormusunuz? İstanbul'daki köprü altındaki tramvay raylarını
Yalova'ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de
kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek
köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi
ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.[2][2]

Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra.
1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir
Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu
konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım,
ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim
yani günümüze yakın bir gün. "ATATÜRK ve Türk kadını" konulu tiyatrolu
konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık,
yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika
müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi
televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki "Amerika da eski bir
ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle
raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın
yapıldığı" haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi.
gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim biz
tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet
biraz da onlara baksak" diyince arşivimde 1930'da ATATÜRK'ün bu işi
yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri
gösterdim kendilerine ve dedim ki "şu anda ne söyleyeceksiniz bana?".
Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim suç bizde mi?
Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri".
Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç,
bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu
"İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri
göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler "Bu
gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir
bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak
için" bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir
televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.

Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar
ATATÜRK'ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü'ne
gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt
ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş.
Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; "Ah ! burda bi
kulübem olsaydı keşke". "Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen
yaparız şuraya" demişler. "Buradaki ağaçlara ne olacak peki". "Paşam
burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere
dikeriz, mutlaka tutar" demişler. Bir an durur, "Bir tek şartla kabul
ederim" der. "Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle
sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra
kulübe yapımına izin vereceğim". Yani bugün betonu yeşile tercih eden
zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz?
Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını
Çankaya'dan Söğütözü'ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda
yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker,
kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük
ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü'ndeki küçük ATATÜRK
kulübesinin yapılmasına izin verir.

25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre
hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç
belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da
bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile
tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.

İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN'u davet edelim. Tahsin
COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. "Gel Tahsin seni bir yere
götüreceğim fikrini almak istiyorum" diyor. Giderler, gösterdiği yere
bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu
berbat bir arazidir. "Ya paşam hayrola" der. Atatürk, "Buraya bütün
masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum" der.
"Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı,
neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?"
der.

ATATÜRK'ün cevabı ATATÜRK'çedir. Derki "Ben en zor olanı yapayımda siz
arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız." Ne bilsin ki en kolayları
bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN "Paşam burda
hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın" der. Ama dinleyen kim. Derki
"Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir
burasıyla ilgili". Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği
çıktı, üzerinde "Burada hiçbirşey yetişmez"yazılı, altında da
ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal'in önüne koyar.
ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına
aynen şunları yazar "BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ".
Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam
ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir
gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne
yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var,
çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den
sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını
yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye "ya
ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık" öyle falan değil. Bütün Ankara
halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler,
altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler.
Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya
bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes
yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.

Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade'nin kafa çok karışık. "Yahu
paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı.
Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?" der. "Gel Nebizade gel,
şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN'ın burda birşey yetişmez dediği
günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya'dan kaçtım, burdaki köylülere
geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç
yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz
dedim. "Al dediler", bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek.
"Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz" dediler. Ah
o iki gün Çankaya'da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün
sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere
uzattım. Dediler ki bana "ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor,
bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen
biçersin". Ve hani Tahsin COŞKAN'ın o raporu bana getirdiği gün ben
çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim" diyecektir.

Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK'e
kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN'dı. Onu da ATATÜRK buraya
müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada
biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini
Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek "17 Ağustos depremi". Evet deprem
bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar
çöktü. Oysa 1930'dan beri bize "lütfen tabiatla oynamayın, tek bir
ağaçla bile oynamayın" diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık
bu acıyı.

Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne
güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919
başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum.
Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber
okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte,
hediye götürüyoruz ve adına da "ATATÜRK Çiçeği" diyoruz. O ATATÜRK
çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen
okuyorum. Gazete haberi şu "Chicago özel, geçenlerde Vanderbit
Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında
muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde
edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus
Kolejinde ATATÜRK'le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran
olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini
önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK'ün
yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul
edilmiştir". Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla
üretiliyor ve satılıyor.

Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka
hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri
dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal "çevre hareketi dışında
eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde
öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf
başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın
içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının
problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir
Mustafa Kemal.

Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı
Mustafa Kemal'e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir
sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var
aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları
ATATÜRK'ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya
bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya
sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen
dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada "kültür
antropoloğu" sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal'dir.

"Kültür Antropoloğu" nedir ne değildir uzun uzun başınızı
ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel'e gidelim.
Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz.
Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal,
müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu
gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık
araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki
kere gidiyor, Konya'da Asar kazıları başlıyor başında, birde
bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor,
ölçüyor, biçiyor. "Ya ne yapıyor Mustafa Kemal" diyorlar. Çankaya'ya
gidiyor, Çankaya'da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına
ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir
heyecan bir telaş. Üç gün sonra "gelin diyor Ahlatlıbel'e gidiyoruz".
Hemen geliyor diyorki "arkeologlar toplanın". Biliyorsunuz başlarında en
büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR'ın bir e bir
anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; "kazdığınız yer
yanlış, şurayı kazmanız gerekir". Yabancı arkeologlar "el insaf paşam,
anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz
niye karışıyorsun" der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük
yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal'in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu?
Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve
kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır. Bunun
üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN'ın yazdığı "Sırat Köprüsü" adlı
piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz
sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince "bana Galip ARCAN'ı
çağarın!" der. Galip ARCAN gelince "bu piyesi siz mi yazdınız? "der.
"Evet paşam ben yazdım". "Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı
boldvilin'in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda
soruşturma açtırıyorum" diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da
okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle.
Dedim ki "a be Atam boldvilin'e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne
zaman kafanda tutarsın". Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi
yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK'le iddiaya girmek gibi, dedim "senin
başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim
boynumun borcu olsun".

O sırada da "Sanat ve ATATÜRK" adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde
Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini
kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim
"herhalde burda iddiayı kazandım". Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR,
başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal'e
tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer
oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk "Gel Cezmi gel, burda başkomutan
sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı
şiddet ve hiddetle bağıracaksın" der. Cezmi AR hayatının son günlerinde
"ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım" diyecektir.

Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya' da ne mi
yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; "Ben
bir İnkilap Çocuğuyum" dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir
Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü
vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin
pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

Bu arada ATATÜRK'ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim.
Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama
merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider
eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir
eleştirmen diyorki ATATÜRK için "Liderler içerisinde eleştiri acizliği
yaşadığım tek lider Mustafa Kemal'dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün
reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında
toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir
mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal'dir". Bunu biz demiyoruz
dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır
nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz
tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren
raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara'daki caddelerin ne kadar
mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda
bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz?
Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu
karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü
yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda.
ATATÜRK diyor ki" Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer
kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım".
Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini
kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42
yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç
biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek
reformist Mustafa Kemal'dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku
yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma
değil. Sizi 1914 Anafartalar'a götürüyorum. Anafartalar'da savaşın bir
dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça
dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet'in,
Fransız Türkoloğu Devin'in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları
okuyor Mustafa Kemal. Diyorlar ki "niye bunları okuma gereği duyuyorsun"
verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki "Savaştan sonra bu dilin değişme
ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum". Yıl 1914, gelelim 1916'ya. Bitlis
cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir
cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR'ı
çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz?
"Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu
erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak". Yıl 1916, Türk kadının
değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan
bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden
Türk kadını geldi Mustafa Kemal'in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında
gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK'ü, dünyayı şaşırtan bir
manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk
defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun'u tanımıştır. Ayşe Hatun'u hepimiz
tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi
ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim
bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum.
Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye
cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor.
Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatun'un, ama düşman eğer onları
fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün
düşüncesi o Ayşe Hatun'un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman
biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini
görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar?
Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir.
Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. "Sen yüzlerce binlerce yıl
sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun" (yani şurada oturan
bizler için şehit olan) "bu benim içinde senin içinde bir şereftir.
Yeterki vatan sağolsun" diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola
koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için
düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz,
gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz
mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun'u tanıdı Mustafa Kemal.

Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80 yaşlarında
bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati'den dinleyelim.
Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin
üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler "nine kar
sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına" dediğinde aldığı
cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama
onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu
hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor
içim a oğul" diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.

Albay Hulusi ATAĞ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve
cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar
"bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım" dediğinde aldığı cevap
"adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu" cevabındaki adımın
ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke
uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde
ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya
fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.

Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım'ı tanıdı. Zekiye
Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır.
10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim
herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı,
dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için
dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu
yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının
sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet
bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum
neden biliyor musunuz? Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok
kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi
geldi mi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından
bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım'ın
"MUTFAK PROJESİ", inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar
geçecek bu proje.

ATATÜRK Zekiye Hanım'ı, Nakiye Hanım'ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek
REŞİT'i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal'i tanıdı ve ATATÜRK ekmek
pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip
askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için
ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın'ı tanıdı bu
savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK
üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral
rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8
yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit
olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış
"anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada
niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada şöyle yazmış" biz Mehmetçik
Nezahat'e Türklerin Jean d'Arc 'ı diyoruz" demiş. Bu bana acı geldi. Ben
Jean d'Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat'i ancak bu
araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış
oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda
anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.

Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için
bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane
geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa
Kemal'dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi
bilmemne bilmemne..." demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda
tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK
her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete
çıkarıyor. Adı "Mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri
okuduğum zaman bu Mustafa Kemal'in gazetesi dedim. "Sansür" kelimesi ilk
defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu
gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral
bulurlardı çünkü.

Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde
yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu
arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış,
yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare
bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas
önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?

İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta
bulunmak istiyorum, diyorum ki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat
2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün
kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak
bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider.
Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz;
dedinizki demin Türkiye'deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki
önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika'nın en
ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor
ki "ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK'ü örnek alsın yeter Türkiye".

ATATÜRK'ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun
üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde
ATATÜRK'ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk
parasının değerini korumak. Peki, 1919'a baktım Türk parası Sterlin
karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir
savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938'de kaç kuruş
biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna
gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum
banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919'dan 1938 son dört
ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört
ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört
ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede
%8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde
sanıyorum.

Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927
tarih. 5 Aralık 1927'de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar
alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size
karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40
milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki
lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde
başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik
sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size
çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle
ATATÜRK'ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.

Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var.
Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum
size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabîi ki. Peki 1929'da bütün
dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de,
rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye
alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? %
-1.2, bunlar resmi rakamlar.

Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere'de bir seçim yapılır.
Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra
birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye
bir hanımefendi. Leslie Abdela'yı tüm ülkeler çağırır, "ya bize de öğret
metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise" derler. Leslie Abdela'yı
Türkiye de çağırır. Şile'ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte
sözlerinin özeti "İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK'e danıştı". Yani
ben Türkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela'nın
uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? "Mutfak Projesi" peki şöyle
yazıyor şurada; "1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK'ün peşindeyiz
merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba"
diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız
Türkiye'de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz
diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.

Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir
tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda,
bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın
askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen
Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700
erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK
tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze
reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum'a
davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim.
İndim uçaktan "off ayağım belim melim" dedim, bir an aklıma geldi,
biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum'u 13 kadınla müdafaa ediyor,
atına atlıyor Bursa'ya kadar geliyor, Bursa'nın Kurtuluşuna da tanık
oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum,
sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk
kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer
Şerife bacıları tanısaydı.

Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım
zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara
Fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa'ya kadar gelmiş, üç
oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş,
sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma'nın. Ama
Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma'yla
yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki;
"çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana
bağlanan maaşı kızılaya bağışladın" diyor. Verdiği cevap tarihi bir
cevap aynen şöyle:

"Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında
yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay'a
bağışlıyorum" diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz?
ATATÜRK'e bir gazeteci sorar; "neden mal ve mülkünüzü milletinize
bağışladınız" diye. ATATÜRK'ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

"Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime
bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik
insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır." diye cevaplayacaktır.

Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine
kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne
diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.

Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara
Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma'nın örnek
olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası
olarak Kara Fatma'nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada
ATATÜRK'ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; "Geçmişi ne kadar çok
unutursak geleceği korumak o kadar zor olur." Biz Kara Fatmaları mutlaka
hatırlamalıyız sanıyorum.

Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin
katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir.
Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair
Melek hanım diye anılırmış Haçin'de. Şahadetinden sonra kolunun altından
bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O
anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle
öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme
aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz "inşallah okuna". Ben
45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da "bizden sonrakiler neler
çektiğimizi bileler diye yazıyorum" demiş son iki kıt'ayı sizlere okuyorum



Meydan kazanı kurdular

Tüm bebeklerimizi kaynattılar

Gün görmedik anaları

Süngü ile oynattılar

Kundakları verdiler

Kanlı kundak yu dediler

Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler



Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz.
Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da
gülümseyelim mi?

Lider dedik, ATATÜRK'ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi
ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi
gülmemiş, hiç mi espri yapmamış?

Hadi gelin Antalya'ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir
türkü gelir "Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü
söyleyeni" der. küçücük bir çoban gelir. Derki "Sesin çok güzel bana da
bir türkü okurmusun". Başlar çoban "demirciler demir döver tunç olur"
diye. bitince ATATÜRK dalmıştır "bis bis" der. Çoban böyle bakar.
"Oğlum" der "bis Çok beğendik tekrarla anlamına gelir". Hiç nazlanmaz
gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir
harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini
uzatır ATATÜRK'e "bis bis" der. Bu espri ATATÜRK'ün çok hoşuna gittiği
için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.

ATATÜRK'ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında
hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK'e "sen Türklerin şahısın
şususun bususun...", feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş
diyorki Atatürk; "Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız". Adam yoğurt
kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt
kasesini alacak parmakları içine giriyor. "Ah..." diyorlar "...adama
taktı ATATÜRK, bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu
konuda, şimdi bir fırtına kopacak". adam perişan, ah paşam vah paşam
derken "Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık
yemiş olurum". Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK'ün müthiş
espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu
ne biliyormusunuz? "ESPİRİLERİYLE ATATÜRK". Bugün onu hazırlıyorum, 6-7
ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok
güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.

Bir gazetecide Atatürk'e sorar "size de diktatör diyorlar ne dersiniz".
Atatürk şöyle bir bakar, "Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu
soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız " diyecektir. Peki
diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.

İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler.
Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar
yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri "ya
paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der. "Ya çocuk
kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık
yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım" der.
Yaveri; "aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla
battaniye getirirdik" der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan
söylüyor bunları tarihi bir cevap derki "Geç farkettim hepiniz en az
benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam
değil milletimin rahat uyuması". Var mı böyle bir şey! Bu insana
diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı
serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir
insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru
ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen
arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım.
İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta
iskemleler, ortaya ATATÜRK'ün oturması için kırmızı renkte süslü
muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun
diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları
söylüyor; "Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk
sadece sizlere layıktır" diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor
ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani
kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal'i
görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .

Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi
için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul'a ATATÜRK
diyorduk ya Ankara'ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen
şunları söylüyor ;"Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine
sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan
Mehmet'i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu
binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin
kalbine yazarak anılmak isterim" diyecek, hiçbir yere adının verilmesini
kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin
adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye.
Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız
sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan
anılarla programıma son vermek istiyorum;

İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut
SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. "Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde
öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa'ya
talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923
Avrupa'ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek
istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına
ATATÜRK "Berlin Üniversitesine gitsin" diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci
garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni
unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an
gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı
"Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var" telgrafı açtım aynen
şunlar yazıyordu "sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler
olarak geri dönmelisiniz". Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede,
ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri
olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu
değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan
bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini
hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor "gel de şimdi gitme, git de
orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme".diyor.

Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye'nin? Beyin göçü. En iyi
beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka
gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün
11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail
bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların
sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.

İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır "O zamanlar
kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim
tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai'ye baş yönetmen
olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat
titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya
geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz
ki bu durumda Muhsin Ertuğrul'unda düşmanı çoktu. Bir gece
Dolmabahçe'den ATATÜRK'ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi.
Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul
kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı.
ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde
Muhsin ERTUĞRUL'un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura
ovuştura anlattılar ATATÜRK "Yaaa öyle mi Muhsin Ertuğrul'la Görüşürüz"
dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL'un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür
olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin
bitiminde Muhsin ERTUĞRUL'u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına
çağırarak aynen şunları söyledi. "Sizi tebrik ederim işinizle ilgili
ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç
kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp
oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi
ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke
ancak böyle ilerler efendiler " demez mi. Etraftakilerin suratları
görülmeye değerdi o sırada". Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an
günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden.
Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan
bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.

Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin
üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim. Yabancı ülkelere gittim.
Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu
dilimle yiyorlar, biz kelek çıktı mı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz
var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen
bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana
"Türklerin özel bir günü herhalde bu gün". "Neden" dedim? Eee baktı
kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet
nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz
kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? "Yahu ülkeme dönünce ne
isteyeceğim biliyor musun". "Ne" dedim. "Türkiye'yi isterim de isterim
diye tutturacağım" dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su
götürmez.

Peki yerin altına geçelim. Krom, brom, toryum, bor. Tamam güzel ama
petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor,
burda çıkıyor ama Türkiye'nin sınırını ezberletmişler petrole, bir
kilometre girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol
dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre
bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki,
Türkiye'de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz
dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz
ama Türkiye'nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş
uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere
etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz.
15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.

Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal
tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum'a gittim
kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa'ya gittim kaynıyor, İzmir
kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.

Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti
rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak merkezine
götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davraz'ta.
Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans
için Antalya'ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke
söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ'a gidiyorsunuz
kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya'ya gidiyorsunuz denize giriyorlar.
Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir
araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya
karı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.

Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten
kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok.
Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek
bizim gözümüz yok şu ülkede.

Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır
uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın
dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın
dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik
olan-olmayan, ATATÜRK'çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara
bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar,
zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı,
habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç
gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok. Yeni ATATÜRK'ler yetişiyor ve
gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu
sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir
deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar
köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış
düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz?
Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda
taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu
özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni
Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla.
sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe
henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek
sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.
ATATÜRK de et artı kemik artı kandı, İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,
ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan, Küçük büyük ve çirkinde
olabilirdi, Ama güzeldi ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında
yudumlamayı, Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven, Miri kelam bir İstanbul efendisi.
Aşık ve şair, mahcup ve ürkek, Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar
canlı, Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı, Ve bir Aydınlı kadar
oturaklı ve zeybek. Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı
Mustafa Kemal.

İnsan üstü değildi ATATÜRK, Tam insandı.

HUZUR İÇİN KÜÇÜK SIRLAR

· Ufak şeyleri dert etmeyin!

· Erkenden kalkmaya alışın!

· Hayatı olduğu gibi kabul edin!

· Tenkit etme isteğinizi bastırın!

· Bırakın ara sıra canınız sıkılsın!

· Rastgele iyilikler yapmaya çalışın!

· Başkalarını suçlamayı artık bırakın!

· Her şeye hâkim olmaya çalışmayın!

· Kusursuz olamayacağınızı kabullenin!

· Sabrınızı geliştirme egzersizleri yapın!

· Her an bir şeyler öğrenmeye açık olun!

· Konuşmadan önce derin bir soluk alın!

· İnsanların gözlerine bakın ve gülümseyin!

· Bırakın, çoğu zaman başkaları haklı olsun!

· Aynı anda birkaç şey yapmaya kalkmayın!

· Beterin beteri vardır, her hâlinize şükredin!

· Olağan şeylerdeki olağanüstünlüğü arayın!

· Bugününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın!

· Herkesin onayını alamayacağınızı unutmayın!

· Yaptığınız iyiliklerden bahsetmemeye çalışın!

· Bulunduğunuz durumda mutlu olmaya çalışın!

· Öfkeniz kabarmaya başlayınca 10'a kadar sayın!

· Sizden başka herkesin bilgili olduğunu düşünün!

· Başka fikirlerde biraz olsun doğruluk payı arayın!

· Her gün biraz vaktinizi, minnettarlık için harcayın!

· Gördüğünüz her şeyde Yaradanın izini unutmayın!

· Hizmeti, hayatın değişmez bir parçası hâline getirin!

· İnatla savunduğunuz iddiaları yumuşatmaya çalışın!

· Kimsenin sözünü kesmeyin, cümlesini siz bitirmeyin!

· Sahip olmak istediğinizi değil, elde ettiğinizi düşünün!

· Daha fazlası daha iyidir, diye düşünmekten vazgeçin!

· Herkesin farklı olabileceğini anlayın ve saygı gösterin!

· Unutmayın ki, insan edindiği huylardan meydana gelir!

· Sevgi kapasitenizi geliştirip, hayatınızı sevgi ile doldurun!

· Gerçeği olduğu gibi kabul edin, çünkü hayat âdil değildir!

· Ölünce, yapılacak işler listesinin dolu olacağını unutmayın!

· Unutmayın, 100 yıl sonra burada bambaşka insanlar olacak!

· Olumlu ve olumsuz düşünce kartopunun çığ gibi büyüyeceğini

ve ilerde dağ gibi meseleler çıkaracağını göz önüne alın!

Aşık Veli

Şarkışla'nın İğdecik köyünde doğdu. Doğumuna ilişkin kesin bir tarih bilinmemekle birlikte, 1853 yılında öldüğünde 60'ın üzerinde olduğu aktarılmakta torunları tarafından. Buna göre 1780'lerin sonu ya da 1790'ların başında doğmuş olduğu kabul edilebilir.

Aşık Veli, Horasan'dan göçüp önce Hekimhan'a, sonra da Şarkışla'ya yerleşmiş olan bir soydan gelmektedir. Hem annesi hem de babası şair olan Aşık Veli, bu geleneği de küçük yaşlarda öğrenme fırsatı buldu.

Türkü söylemeye başlaması ise Yozgatlı bir ağanın kızına aşık olduktan sonraki bir döneme rastlar. Sevdiğinin başkasıyla evlendirilmesi üzerine söylediği türküler kulaktan kulağa yayılınca, yörede tanınmaya başladı.

Şarkışlalı Aşık Kemter'e çıraklık etti. Ancak Aşık Kemter'in 1818 yılında ölümünden sonra Hacı Bektaş'a gitti.

Bunun dışında 19. yüzyılda yaşadığı varsayılan Rumelili bir Veli Dede bulunmaktadır. Ayrıca Kul Veli, Veli Abdal, Veli Dede mahlasları bulunan şiirlerin hangisinin ona ait olduğu konusunda bir kesinlik bulunmamaktadır.

Aşık Veli'ye ilişkin İbrahim Aslanoğlu'nun ayrıntılı bir araştırması bulunmaktadır.


--------------------------------------------------------------------------------

Eyler İmiş

Kınamayın aklım yitirdiğimi
Maşuk aşığını del'eyler imiş
Mahitap gözlerin ateşi közü
Yakar bu bendeyi kül eyler imiş

Söyle baksın ateşime közüme
Aşık kanmaz maşukunun sözüne
Pirim geldi baktı geçti yüzüme
Basar her dem her dem yol eyler imiş

Hublar göçü uğradı da yol etti
Kimse bilmez elif kaddim dal etti
Çeşm-i mesti didelerim sel etti
Beğenir bir güzel göl eyler imiş

Sular gibi akıp akıp durulan
Meğer aşk atına binmez yorulan
Yusuf gibi Zelhasına sarılan
Satar kend'özünü kul eyler imiş

Veli
'm eydür yare kullar olurum
Yar el katmaz ise dertten ölürüm
Çektiğim çileyi ondan bilirim
Neylerse ademe ol eyler imiş

Gözlerin

Derdinden del'oldum inan vallahi
Ne yaman mestane bakar gözlerin
Derdi veren dermanını vermez mi
Ab-ı revan olmuş akar gözlerin

Hüsnün mushafından kamil ders alır
Menakıp ilmini okuyan bilir
Cevahir taşının kıymeti m'olur
İnciyi mercanı döker gözlerin

Gönül bir Kabedir bir taşın yıkma
Tığ-ı gamzelerin sineme çakma
Mevlayı seversen hışmile bakma
Korkarım cihanı yıkar gözlerin

Gahi şad-ı hürrem gah gönül gamda
Sen güler oynarsın sevdan var bende
Zühre yıldızının nişanı sende
Bu Veli abdalı yakar gözlerin

Yağmurun Altında

Yağmurun altında yürüyordu bahar incecik yeşil ayaklarıyla

Moskova asfaltında

lastiğe motora kumaşa deriye taşa sıkışıktı

kardiogramım çok bozuk çıktı bu sabah

beklenen gelecektir günün en beklenmedin satında

bir başına gelecek ve alıp getirmeyecektir gidenleri

çalınıyordu Çaykovski'nin birinci konseri yağmurun altında

bensiz çıkacaksın merdivenleri

bir karanfil duruyor balkonlu evin son katında

yağmurun altında yürüyordu bahar incecik yeşil ayaklarıyla Moskova

asfaltında

karşımda oturuyorsun görmezsin beni ve uzaklarda tüten bir kedere

gülümsersin

baharlar alır seni benden götürür bir yerlere

bir keresinde belki geri dönmeyeceksin kaybolacaksın yağmurun altında.




Nazım Hikmet Ran
6 Mayıs 1962, Moskova

Matematiğin Güzelliği

Şaşırtıcı 1. Simetri :

1 x 8 + 1 = 9
12 x 8 + 2 = 98
123 x 8 + 3 = 987
1234 x 8 + 4 = 9876
12345 x 8 + 5 = 98765
123456 x 8 + 6 = 987654
1234567 x 8 + 7 = 9876543
12345678 x 8 + 8 = 98765432
123456789 x 8 + 9 = 987654321

Harikulade 2. Simetri :

1 x 9 + 2 = 11
12 x 9 + 3 = 111
123 x 9 + 4 = 1111
1234 x 9 + 5 = 11111
12345 x 9 + 6 = 111111
123456 x 9 + 7 = 1111111
1234567 x 9 + 8 = 11111111
12345678 x 9 + 9 = 111111111
123456789 x 9 +10= 1111111111

Akıllara durgunluk veren 3. Simetri:

9 x 9 + 7 = 88
98 x 9 + 6 = 888
987 x 9 + 5 = 8888
9876 x 9 + 4 = 88888
98765 x 9 + 3 = 888888
987654 x 9 + 2 = 8888888
9876543 x 9 + 1 = 88888888
98765432 x 9 + 0 = 888888888

ve olağanüstü bir 4. simetri:

1 x 1 = 1
11 x 11 = 121
111 x 111 = 12321
1111 x 1111 = 1234321
11111 x 11111 = 123454321
111111 x 111111 = 12345654321
1111111 x 1111111 = 1234567654321
11111111 x 11111111 = 123456787654321
111111111 x 111111111=12345678987654321

SEVDAMIN TÜRKÜSÜ

türkü gibi olmalı sevdam,
türkü kokmalı.
türkü gibi beni başka diyarlara taşımalı
öylece yaşarken onu.

içim titremeli mesela
tıpkı bağlamanın telleri çoşmuşluktan sızlar gibi.
sevdamın huzuru kıskandırmalı ney'i.
ona erişmek için can atmalı ney,
daha çok inlemeli.

sevdam, şen türküler misali keyifli olmalı
kederlendimi de dibine kadar türkü tadı vermeli.

hani kimi türküler hüzün pınarıdır ya
sevdama da hüzün karışırsa, türkü hüznü yansımalı.
öylesine yerinde, öylesine yaşanmaya değer olmalı.
ki akıttığım gözyaşım boşa gitmemeli..

şalvar bolluğunca bereketli olmalı sevdam,
bedenimi sarmalı, sevgimi korumalı cepken gibi.
davul zurna eşliğinde söylenen türkü sesinde
adeta bindallı olup salınmalı, parlamalı.

benim sevdam, uzakların yakını olmalı.
şiir yazdırmalı,
türkü söyletmeli,
buram buram yurdum kokmalı.
beni benden almalı yarin kalbine bırakmalı,
yarimin yüreğini bana ulaştırmalı.
kuşlar gibi özgür ama birbirinin içinde atan can gibi olmalı.

SEVDAM,
adam gibi olmalı,MERT.
kadın gibi olmalı mizacı YUMUŞAK
türkü misali SAF, türkü misali BERRAK
benim sevdam işte böyle olmalı
TÜRKÜ GİBİ OLMALI, BURCU BURCU TÜRKÜ KOKMALI

nurdan özcan / 05.06.2008