10 Eylül 2008 Çarşamba
Yurdum İnsanı
hediye eden arkadaşıma gelsin lütfen. . . .
Emniyet kemeri
Nişantaşı-Kadıköy dolmuşu için bekliyoruz. Bir taksi geliyor dolmuş
yerine. Ön koltuğa oturan kadın her normal insan gibi emniyet kemerini
takıyor. Ancak şoför amcamız emniyet kemerinin iyice ortaya çıkardığı
dekolteye bakmaktan yola bakamadığı için bir müddet düşünüyor ve içini
çekerek kadına sesleniyor. 'Abla, çıkar emniyet kemerini, böylesi daha
emniyetli hepimiz için.'
Aman da aman!
Ateşli bir gecenin sonunda omuzunda yatarken soruyorum 'Beni seviyor
musun?' diye. Magmalara gelesice kocamdan cevap geliyor. 'Sevdik ya!'
Bu nasıl küslük?
Tartışmıştık. Kendi kendime; 'Asla barışmayacağım!' demiştim. Ben, tam
kapıdan girerken, o çıkmaya çalışıyordu ki çarpıştık. 'Çekilsene
önümden be!' dedim. 'Sen çekil!' dedi. 'Hayret bir şey! Nerede durmamı
isterdiniz beyefendi?!' dedim. 'Ben konuşurken ardımda, üzgünken
önümde, ağlarken yanımda, neşeliyken gözlerimde durmanı isterdim
sakıncası yoksa hanımefendi?! ' dedi. 'Ta ta tabii…' diyebildim
sadece. Kadın değil miyiz? İki tatlı lafa, yelkenler fora
Pozisyon
Aile eşrafının bahçede oturup sohbet ettiği esnada, başını yere
koymuş, poposunu havaya kaldırmış köpeğimizi görünce 'Aa bak, senin en
sevdiğin pozisyon!' dedin ya; artık bilmiyorum, nasıl bakacağız onca
insanın yüzüne!
Haram olsun
Ülkemizde kişi başı milli gelir 10.000$'a yaklaşmış. Benim cebimde 10
YTL var. Kim hakkımı yiyorsa haram olsun!
Nezaketen
Eski erkek arkadaşımla kahvaltı ediyoruz. Onda kalan ve hatıra olarak
sakladığı küpeleri isteyip istemediğimi soruyor, 'Gerek yok.' diyorum.
Bunun üstüne bana dönüp bilmiş bilmiş 'Vermeyecektim de nezaketen
sordum.' diyor.
Aradan 10 dakika geçiyor, bu sefer ben ona sokuluyorum ve gözlerinin
içine bakarak en seksi sesimle 'Beni ister miydin?' diyorum. Gözleri
parlıyor ve, 'Tabii ki, evet.' diyor. Bunun üstüne ben önüme dönüyorum
ve 'Vermeyecektim de nezaketen sordum.' diyorum. İntikam biz kadınları
gerçekten güzelleştiriyor.
Bireysellik
Anneme, 'Hayatıma giren erkekler neden bu kadar çabuk çıkıyor? Bendeki
şanssızlık genetik mi?' diye sordum.
'O senin bireysel salaklığın, bizi bulaştırma!' dedi. Hemen sustum.
Kanser çeşitleri
Bir alkış da metroda, elektrik paneline oturmakta ısrar eden gençlere
''Bak karışmam g.t kanseri olabilirsiniz haa...'' diye gayet bilimsel
bir ikna yöntemi sergileyen görevliye gelsin. Zira biz de gülmekten
çene kanseri olduk
Kapak
Gece yatakta harlı bir tartışmanın sonucunda ''Bu da sana kapak
olsun!'' diyerek yastığımı kaptığım gibi salona doğru ilerliyordum ki,
kozalağımın yorumu gecikmedi. ''Peki canım, kaç kapak biriktirmem
gerekiyor verebilmen için?'' Neyi ulan neyi
Evlilik
Evlenmememle ilgili annemden gelen son yorum: 'Bu da akraba
evliliğinin bir sonucu sanırım; gizli salaklık!'
Babacan Polis
Farkında olmadan polis arabasının önüne oturan genç arkadaşı, camı
açıp 'Yavrum orası rahat değildir, gel içeri, arka koltukta otur!'
diye uyaran polis amcayı alkışlamamak haksızlık olur
Anneler hep bilirler
Annem hep; 'Atlet giy, ileride pişman olursun.' derdi. Akciğer
röntgeni çektirmeye gittiğimde; 'Sutyenini çıkar, atlet kalsın.'
denildiğinde o pişmanlığı gerçekten yaşadım.
Pratik
'Canım sıkılıyor, değişik bir şeyler yapalım.' dedim, 'Çocuk yapalım.'
dedi. 'Daha erken.' dedim, 'Olsun pratik yapalım, nasıl yapıldığını
unutmayalım.' dedi... Anlıyorum canım, sen de haklısın!
Kore'de Mehmetcik Ve Coni
1964 senesinde bir Turk askeri heyeti Amerika’ya gider. Orada aksam yemegine misafir olduklari bir Amerikan yuzbasisi, kutuphanesinden “Mc. Call” isimli bir dergi cikarir. 1958 senesine ait bu dergide Kore Savaslari’na ait genis bilgiler mevcuttur. Bir psikoloji dergisi olan “Mc. Call”, yukarida sozunu ettigim esir kampindaki Mehmedcik ve Coni’yi kiyaslamis ve “Anadolu bozkirinin ortasinda dogan, binbir mahrumiyet icerisinde buyuyen Mehmedcigin, her turlu imkâna sahip Coni’den hangi sebeplerden dolayi ustun oldugunu” cevaplandirmaya calismis.
Mc. Call dergisinde anlatilan ve hicbir Turk’un hayatini kaybetmedigi Cin esir kampini bir Turk subayinin ifadeleriyle sunuyoruz:
Bu akinda Kizillar buyuk capta esir almislardir. Kista kiyamette cesitli milletlerin askerlerinden olusan bu buyuk esir kafilesine, Kizil Cin ulkesine dogru bir “olum yuruyusu” baslatilir. Hava cok soguk ve karlidir. Kafilede pek cok hasta ve yarali vardir. Yuruyemeyen esir, yolun bir kenarina cekilir. Kizil Cinli muhafiz gelir, takati olmadigindan yuruyemeyen bu insana once tufek dipcigi ile vurur. Yarali ve hasta bu zorlama ile ayaga kalkip kafileye katilirsa ne ala. Aksi halde hemen kafasina bir kursun sikilir ve bu zavalli asker orada temelli kalir. Bu sahne her milletten yurume gucu olmayan esir icin yol boyunca aynen tekrarlanir. Fakat, Turk esirlere gelince is tamamen degisir. Bizden de gucu kesilen, yuruyemeyen ve yolun kenarina cekilen olur. Cinli muhafizdan evvel, hemen bizden iki uc kisi kosar arkadaslarini kaldirip sirtlarina alirlar. Hâlbuki onlar da yorgun ve hastadir.
Kampta Cinlilerin ilk yaptigi is sudur:
Birlesmis Milletler’in ve kendi ulkelerinin esirlere verdikleri tum uniformalar cikartilir. Yerine uzerinde herhangi bir rutbe alameti bulunmayan duz ve tek tip elbiseler giydirir.
Boylece ilk anda bekledikleri gerceklesir. Birlesmis Milletler Ordusunu olusturan cesitli ulkelerin askerlerinde, rutbesiz olmanin getirdigi disiplinsizlik baslar. Rutbe otoritesi yerine pazu kuvveti baslar. Yalniz... Bu esir askerler arasinda bir grup vardir ki derhal Kizillarin dikkatini ceker. Bizimkiler... Uniformalari yoktur. Rutbe isaretleri bulunmamaktadir. Ama yuzbasi yine yuzbasidir, bascavus yine bascavustur ve er yine erdir. Aynen eskisi gibi disiplinli bir hayat vardir.
Cinliler 100 esir bulunan her bolume 15-20 kisiye yetecek yemek birakirlar. Tevzi edilmez, ortaya birakilir. Kol kuvveti olan aslan payini alir. Bizimkiler ise yemekhane nobetcisi bulundurur, yemek 100 esit parcaya bolunur. Her 100 kisiden bir gunde bir kisinin doktora gorunmesine musaade edilir. Ingiliz ve Amerikali askerlerin guclu olanlari bu hakki kullanirken, Turkler, en agir hastalari doktora goturmuslerdir.
Cinliler, meshur beyin yikama faaliyetine baslarlar. Bunu uc asamada gerceklestirirler; sert davranis, ac ve susuz birakma, ikram ve iyi muamele ve son olarak da komunizmin anlatildigi propaganda calismasi. Bu faaliyetler sonunda bircok Ingiliz ve Amerikali esirin beyni yikanip esaretten sonra ulkelerine donmeyi reddedecek duruma getirildikleri halde, bir tek Turk askerinde bu durum gorulmemistir.
AMERIKAN MC. CALL DERGISI SORUYOR
Yukaridaki bilgileri Mc. Call Dergisi, kahramanlari tarihleriyle ayrintili bir sekilde anlatir. Sonunda da Amerikali ebeveynlere, pedagog, psikolog ve sosyologlara sorar:
“Anadolu bozkirinin ortasinda dogan, binbir mahrumiyet icerisinde yetisen Turk cocuklari, bizim her turlu imkânlari, konforu vererek yetistirdigimiz cocuklarimizla ayni sartlar altinda, ayni imtihani gecirdiler. Onlar muvaffak oldular. Bizimkiler birbirlerine ellerini uzatmadilar. Birbirlerini korumasini bilmediler. Yalniz kendileri icin, bencilce yasamanin orneklerini verdiler. Bu yuzden maddi kayiplari oldu. Kizillardan daha sonraki donemde de iyi muamele gorunce, gevsediler ve cozulduler. Onlarin rejimlerini begendiler. Ailelerini, vatanlarini unutup, oralarda kaldilar. Nedir bu Turk’un cozulmeyen kuvveti, gucunun sebebi? Nedir bu bizim cemiyetimizin zayifliginin, curuklugunun sebebi?”
SEBEP
Turk ve Amerikali askerlerin Cin esir kampinda gosterdigi farkli davranisin sebebini o gunleri yasayan bir Amerikali cavustan ogrendim: “Hasta ve yaralilar ilk agiz da olduler. Onlari hicbir inanci olmayanlar takip etti, keza ne gariptir ki gencler daha cabuk yok oldular.
Hicbir zaman yurda donme umidini ve Allah’a bagliligini kaybetmemis olan cavus Schlichter olenlerin ekserisinin pisipisine oldugune inaniyordu.
Hicbir seye fazlasiyla inanmadan buyumus insanlar vardir. Bunlar, kiliseden, okuldan veya ebeveynlerinden bir inanc kazanmamislardir. Manevi gucleri yoktur. Dusman silahla yurda donus yolunu kesip, yasama imkânlarini ortadan kaldirinca bunlar sikinti ve korkuyla karsi karsiya gelince kendilerine ceki duzen veremezler ve artik yasamak istemezler. Kendilerine ceki duzen verebilenler, yasamak azmini yitirmeyenler kurtulabildiler. Insanlarin yasamasi bazi inanclara baglidir. Bir kismi da sadece Cinlilerden nefret ettikleri icin yasamaga calistilar.”
Elde edilen sonuclar arasinda su konu gercekten buyuk onem tasimaktadir: Amerikan esirlerinin % 50’si oldugu, Ingiliz esirleri arasinda olum miktari, bir zaman sonra Ingiliz hukumeti tarafindan ciddi olarak ele alinmayi gerektirecek kadar fazla oldugu halde, pek az sayida Guney Koreli yok olmustu. Turk esirlerinden ise hemen hemen hic olen yoktu.
Disiplin, davranis ve teskilatlanma noksanligi bircok Amerikalinin olumune yol acmisti. Bu maddi ve manevi soktan kurtulabilmek icin buyuk bir manevi guce sahip olmak, kendine guvendigi kadar arkadaslarina da guvenebilmek, bir onder etrafinda kenetlenebilmek gerekti. Kaya gibi duran Ingiliz cavuslar cok iyi mukavemet ettiler. Buna karsi, birlik ve beraberlik inanclari daha zayif olan, genellikle fabrika sehirlerinden toplanmis diger askerler daha az dayandilar.
Fakat en iyi dayanan Turklerdi
Turkler, ayni genel kulture, ayni bilgilere sahip tam anlamiyla bagdasik bir gruptu. Emir komuta zinciri hicbir zaman bozulmadi. Dusmana karsi daima ayni safta kaldilar ve bu nedenle de kurtulmayi basardilar.
Turkler, esir kampinda donunu cikarmadan banyo yapiyor, yaninda zuhrevi hastaliktan bahsedildigi zaman utanctan yuzu kipkirmizi oluyordu.
Komunist muhafizlarla arasi iyi olan bir onbasiyi kendilerine kidemli secen Amerikalilar gibi secim yapmamislardi. Turkler arasinda kideme hurmet devam etmekteydi. Her sabah kidemli olan vazife taksimi yapiyordu. Suyu kimin getirecegi, odunu kimin kiracagi, hastalara kimlerin bakacagi hicbir zaman problem olmuyordu. Hâlbuki Amerikali doktorlar, astsubaylar ve papazlar hastalari yedireceklere, kendine hâkim olamayanlari yikayacaklara veya cali cirpi getireceklere cok defa yalvariyorlardi, cogunlukla da; “Sizin benden ne farkiniz var, kendin yapsana” cevabini aliyorlardi.
Muhafizlar, Turkler’in en kidemlisini, verilen emirleri yapmadigi icin cezalandirmakla bir sey kazanmiyorlardi. Zira kidemde ikinci olan, ucuncu olan ve hatta yuzuncu olan idareyi ele aliyor ve fakat tutumda hicbir degisiklik olmuyordu.
“Cinliler Turkler’in de isbirligi yapmasini istedi. Fakat Turkler isbirliginde bulunmadilar. Cunku her Turkun inanci kuvvetliydi”.
Sorgusu sirasinda birlik ve beraberliklerinin sebebini soran Cinliler’e bir Turk yuzbasisi su cevabi vermisti:
“Bu davranislarin koku, Turk askerinin kisladan aldigi askeri terbiyeden evvel, evinde aldigi manevi Turk aile terbiyesine dayanir. Biz disiplini anamizdan ogreniriz. Aile icerisinde uygulariz. Koylerimizdeki kahvelerde, camilerimizde bile davranislarimizin ozel bir disiplini vardir.”
Evet Cin esir kampinda Mehmedcik ile Coni arasindaki farklar ve sebepleri bunlar. Fakliligin sebebi acikca gorulmuyor mu?
29 Ağustos 2008 Cuma
Rakı Masası Adabı
'Rakıyı güneş battıktan sonra, yavaş yavaş ve muhabbet eşliğinde içmeli.
Rakıdan küçük küçük yudumlar alınır.
Bülent Ersoy öyle içiyor diye bir dikişte bir duble rakıyı içmek makbul değildir
Buz gibi şişeden bardağa çevire çevire dökülür ve o nefis kokunun daha fazla yayılması sağlanır.
Bardağa konulan rakının yarısı kadar su konması makbuldür.
İlk yudumu aldıktan sonra ağızda bekletip, dişlerin arasından derin bir nefes alınır ki akciğerler de nasibini alsın.
Masada yaşça en büyük kişi rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaz.
Rakı sofrasında planlı, programlı ciddi işler konuşulmaz.
Geyik muhabbeti yapılır, memleket kurtarılır, anılar tazelenir, dedikodu yapılır.
Sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu konmaz.
İçilen kahve fincanında, tabağında sigara söndürülmez.
Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da
(konmasa daha iyi olur ama) buz konur.
Bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem keyfi kaçar...
Rakıya buz koymak neden yanlıştır;
Buz rakının içindeki suyla alkolü aynı oranda etkilemediği için daha seyrek olan alkol üste çıkar.
İdeal karışım bozulmuş olur.
En uygunu rakıya soğuk su koymaktır.
İçmeye başlamadan önce aperatif bir şeyler yenmelidir.
Favori zeytinyağlılardır.
Zeytinyağı, mide dolmaya başladıkça üste çıkarak, alkolün genzinize doğru gelmesini engeller.
Rakı sofrasında kadeh yalnızca bir defa tokuşturulur.
Hadi bakalım hoş geldiniz vs. falan diye.
Bundan sonra kadeh tokuşturulmaz sadece kaldırılır.
Masaya yeni birisi eklendiğinde ise tekrar kadeh tokuşturulabilir.
Rakı şalgam suyuyla içilmez!
Mezesiz de rakı içilmez.
Ben akşamcıyım, öyle bir kadehlik keyfim var diyorsanız gidin bira filan için.
Şişe numarasının önemi yoktur.
Zira ilk damıtılan rakı, 01 numaraya denk gelmez.
Rakı masasına avuç içiyle ya da yumrukla vurulmaz.
Bağıra çağıra, böğüre öğüre konuşulmaz...
Sakin olmak, efendi takılmak gerekir...
Önce kendine gel, sonra meyhaneye,
Kalender ol da gir kalenderhaneye,
Bu yol kendini yenmişlerin yoludur,
Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye...
Rakı bardağı boş beklemez...
Evet masadan kalkarken bile dibinde biraz bırakılır.
Usul, adap bilen en genç kişinin saki(*farsça; kadeh sunan) olması adettendir,
büyüklere (ki büyüklük kavramı orada anlam bulur) sakilik yaptırılmaz...
Ev sahibi olsa bile.
Şişede kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır,
daha da içmek isteniyorsa bu paylaştırma ritüeline girilmeden yenisi sipariş edilir.
Rakı sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir,
bunu fark ettiğiniz zaman yanınızdakilere söylemeli, ya da izin isteyip kalkıp gitmelisiniz,
ama eğer sizin kalkmanız masayı dağıtacaksa ölseniz bile orayı terk etmeyin.
Çünkü rakı masasından tuvalete gitmek için bile zar zor kalkılır, hoş karşılanmaz...
Rakı masasında bira, şarap gibi başka alkollü içecekler (masada kibar hanımefendiler olsa dahi) olmaz.
Her nevi ızgara balık (lüfer, çupra, levrek, istrongilos) uğurlu yemeği,
hususi nihavent ve rast makamından sanat musikisi eserleri uğurlu nağmesi,
akordeon, keman ve ud uğurlu çalgısı olan rakının, uğurlu cl'si 70'dir.
Rakı yalnız başına içilen bir içki değil, meze ile birlikte yavaş (sindire sindire) içilen bir içkidir.
Mide ve beyne belirli bir etki yaptıktan sonra insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir.
Yani hem anlatır hem dinler...
Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem,
karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum,
evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen,
insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır.
Unutulmamalıdır ki rakı sofrası saygın bir cemiyettir...
Buraya katılan hem bu meclise kabul edildiği için saygı gören bir kişiliğe sahip demektir
hem de diğerlerine karşı aynı saygıyı göstermek zorundadır.
Herhangi bir marka rakı içilirken başka bir markayı övmemek önemlidir,
aksi yapıldığında, o an yudumlanan nimete hakarette bulunulmaktadır, yanlıştır.
En büyük mezesi muhabbettir.
Muhabbet konusu 'Bi' kız vardı, 5 yıl sevdim, yüzüme bile bakmadı' gibi duygusal ağırlıklı olabileceği gibi,
'Bu güneş niye hep doğudan doğuyor, batıdan batıyor?' gibi yarı-felsefi konular da olabilir.
Tam yağlı koyun peynirinin üzerine kırmızı toz biberle renklendirilmiş sarımsaklı zeytinyağı süslemesi...
Turşu gibi ekşi mezelerde yine rakının kendine has tatlı nefasetini(*nefis, güzel...) dengeler,
damarlarınızı büzer, anasonla dost olur...
- NEYMİŞ?
- RAKI İÇMEK SANATMIŞ...
Hadi yarasın..
28 Ağustos 2008 Perşembe
26 Ağustos 2008 Salı
Nefes almayı biliyor musunuz?
Nefes almayı biliyor musunuz?
"Tabi ki nefes almayı biliyoruz" dediğinizi duyar gibiyim.Demek istediğim,doğru nefes almayı biliyor musunuz? Önce nefesle yani solunum sistemiyle beyin
ve vücut fonksiyonları
Hücrelerimiz enerji kullanırken atık maddeler üretirler.Bu atık maddelerin bir kısmı karbon monoksit gazıdır.Bu atıkları,kanın yeterli oksijen taşıması
ve zehirli atıkları,toksinleri dışarı atan lenf sisteminin iyi çalışması gerekir.Buradan da anlayacağımız gibi,
kan oksijenlenmezse bedenimizi toksinlerden arındıramayız.
Kaslarımız oksijensiz kalır.Lenf sistemi yavaşlar.Enerji tükenir ve gergin, depresif bir ruh hali bizi beklemektedir.
Beyin hücrelerinin beslenmesine göz atalım.
Beyin yalnız saf glikoz ve oksijen kullanır.
Beyne giden kanda oksijen miktarı azaldığında beyin glikozu kullanamaz.Geç algılama,geç fark etme ,unutkanlık başlar.Nefes yoluyla aldığımız oksijenin
% 20'si beynimiz tarafından kullanılmaktadı
karından nefes alırlar.Aslında erkeklerin çoğu karından nefes almaktadır.İlerleyen yaşlarla birlikte, obezite,yanlış duruşlar,stres ve daha pek çok faktör
nefes alışımızı değiştirir.Sığ nefes dediğimiz,sadece göğüsten nefes almak başlar.Bu tarz nefes kalp hastalığı ve yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkları
hazırlayıcı faktörleridir.
Peki nasıl ve nereden nefes almalıyız?
Yoga'da tam nefes dediğimiz,karın (diyafram),kaburga ve göğüs nefesini birleştirerek nefes almalıyız.Ben bunu öğrenmek için ilk adım olarak karından nefes
alıp vermeyi öneriyorum.İleride bunun uygulamasını göreceksiniz.Şimdi karın nefesi yani diyafram nefesine göz atalım.
Diyafram göğüs kafesiyle mideyi ikiye ayıran,büyük ve yukarı doğru kavisli bir kastır.Nefes alırken diyafram aşağıya iner, akciğerlere daha kolay hava
girer, mide, karaciğer, dalak vs. gibi organlara olumlu masaj sağlanır. Nefes verirken diyafram yukarı yükselir.
Diyafram kalbin yardımcısıdır.
Eğer o olmasaydı kalp 40 kat daha fazla çalışmak zorunda kalırdı.
Karnımızı ikinci beynimiz olarak algılayabiliriz. Karın,vücudumuzda bulunan bağışıklık hücrelerinin %70 ile %85'ini üretmektedir.
bağırsaklara yerleşen üst mikroplardır.
Karın ve beyin arasındaki bağlantı,kafatası
sayesinde olmaktadır.Bu sinir,üç sistemden geçer;Kalp-damar sistemi,solunum sistemi,sindirim sistemi.
Her saat başı beş kez arka arkaya yapılan karın solunumu sayesinde daha sakin ve daha gevşemiş hissederiz.Sabahtan akşama kadar toplam 40-50 kez bu nefesi
yaparak,vücut
· Karın nefesi uygulamak sakinleştirici hap yutmuş etkisi yapar.Beyin sakinleşir.
· Karın nefesi kolay uykuya dalabilmek için birebirdir.
· Karın bölgesindeki tüm organlara hafif ve tatlı bir masaj sağlanır.Organlarda duran kan dolaşıma sürüklenir.
1. Sırtüstü yatınız.
2. Dizlerinizi yukarı gelecek şekilde bükünüz,omurganı
uzatılabilir. Bu nefes oturarak,ayakta da uygulanabilir. Ancak tecrübelerim,öğrencilerin başlangıçta bu şekilde daha kolay uygulayabildiklerin
3. Bir eliniz karında,diğer eliniz göğsünüzün üzerinde olsun.
4. Burnunuzdan yavaş bir soluk almaya çalışın. Gözlemleyin,karnı
yukarı doğru yükselsin ve nefes verirken karnınız içeri girsin.
Tam Yoga nefesi uygulaması:
1. Önce derin nefes vererek boşaltalım. Karından yavaş ve derin nefes almaya başlayın. Karın yükselsin
2. Nefes yukarıya kaburgalara çıksın
3. Göğüs ve köprücük kemiklerine nefes ulaşır, ancak bu esnada karın içeri girmez.
4. Nefes verirken önce karın,sonra kaburga orta göğüs ve en son üst göğüs nefesi boşaltır.
Her zaman nefes vererek önce akciğerler boşaltılır. Bitirirken de nefes alarak bitirilir. 4 tur yaparak başlayın yavaş yavaş sayıyı 20 tura kadar artırın.
Başlangıçta baş dönmesi olabilir. Özellikle çok sigara içenlerin oksijene alışmaları biraz zaman alıyor.
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Ramazan'a doğru
Ramazan'a Doğru
Soru: Bir hadis-i şerifte, "Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır." buyurulurken "imanen ve'htisaben" kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?
Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) "Men sâme Ramadâne îmânen ve'htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi" buyurmuş; Ramazan'la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah'tan bekleyen mü'minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.
"İmanen" kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadı
Evet, biz Allah'ın kullarıyız; Allah da bizim ma'budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O'na karşı yaptığımız ibadetler ve salih ameller O'nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O'nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O'na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; "O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir."
Cenâb-ı Hakk'a karşı teveccüh ederken ve O'na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O'nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, "Verirse verir, vermezse vermez" gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz "vermez" diye kestirip atamayız. Fakat, O'nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O'na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, "imanen" kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.
"İhtisap" kelimesi de sevabın Allah'tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah'ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O'nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm'alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah'tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah'tan istemeliyiz.
Haddizatında, Cenâb-ı Hak'tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O'nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, "Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim" demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; "Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur" buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah'tır.
Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O'na aidiz ve O'nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, "ihtisap" tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O'ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.
Soru: Bazı hadis-i şeriflerde, Ramazan ayı gelince "merede-i şeyâtîn"in zincire vurulduğu ifade ediliyor? "Merede-i şeyâtîn" ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?
Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur." buyurmuştur. "Merede", inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, "merede-i şeyâtîn" zincire vurulmaktadır.
Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur'an ayında mü'minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.
Şüphesiz, Ramazan'da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında "Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim." buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve Hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak'tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de "Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor" sözüyle işaret buyurmuştur.
Bu kutlu zaman diliminde mü'minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. "O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur'ân o ayda indirildi." (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan'ı tam bir Kur'an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur'an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, "Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz'e gelip Kur'an'ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu." Mü'minler de, Rehber-i Ekmel'e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.
İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, "Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!" demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan'ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.
Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah'ın izni ve inayetiyle, Ramazan'ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.
Soru: Buyurduğunuz gibi, Ramazan ayının önemli bir şiarı da teravih namazıdır. Teravih namazında nelere dikkat etmeliyiz?
Cevap: Teravih, Arapça'daki "tervîha" kelimesinin cem'i (çoğulu) olup "teneffüs etmek, ruhu rahatlatmak, bedeni dinlendirmek" gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekâtının sonundaki oturuş, "tervîha" olarak adlandırılmış; sonradan bu kelimenin çoğulu olan "teravih" sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir.
Peygamber Efendimiz Ramazan'da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız kılmayı tercih etmiş; fakat, "Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah'tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır." diyerek ashabını bu namaza teşvik etmiştir.
Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; "Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur."
Teravih namazının cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm vererek ikâme etmek en faziletli olanıdır. Aralarda çeşitli salat u selâmlar, Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, "hizbu'l-hasin" ve "hizbu'l-masun" gibi dualar okunabilir.
Günümüzde bazıları Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz'in Ramazan'da yirmi rekât ve vitir kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiilî icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü'minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikame etmelidirler.
Ulema, teravih namazını Kur'an-ı Kerîm'i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikame etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i salihin, Ramazan boyunca teravihte Kur'an'ın hepsini okumuş veya okuyan birinin arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.
Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta'dîl-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat'iyen doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında "jet imam" tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü'minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta'dîl-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.
Soru: Kur'an ayında, Kur'an sayesinde yeniden hayat bulabilmemiz için neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Bütün bir sene Kur'an'dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan'ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi'den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.
Kur'an'ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur'an âyetlerini Cibril Aleyhisselam'
İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin'in Kur'an-ı Kerim'i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına "mukabele" denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur'an'ın Ramazan'da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur'an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü'minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde "mukabele" okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.
Selef-i salihin efendilerimiz Kur'an'ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan'ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur'an'ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.
Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.
Bu itibarla, Kur'an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif'i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur'an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihin efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur'an'a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve "Cenâb-ı Hakk'ın marziyâtını kelâmından anlama" hususunda Ramazan'ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.
Soru: Birer disiplin insanı haline gelebilmemiz için Ramazan ayının ne gibi katkıları olabilir? Ramazan-ı Şerif bizde ne türlü alışkanlıklar hasıl etmelidir?
Cevap: Disiplin, frenkçe bir kelimedir; intizamın te'mini için uyulması gereken emir ve yasaklar, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve "düzen ruhu" manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise, belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir.
Aslında, bir mü'minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Onun, hangi işi önce yapacağını belirleme ve bir programa göre çalışma niyeti haricinde "Acaba şimdi ne yapsam?" şeklinde bir düşüncesi olmamalıdır. O, hem Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alâkalı sorumlulukları
Zamanın kıymetini bilen ve ömrü, değerlendirilmesi gereken çok önemli bir nimet olarak gören kimseler, yeme içmeden yatıp-kalkmaya kadar her şeyi zabt u rabt altına alırlar; hiçbir meselelerini dağınıklık içinde ve sürüncemede bırakmazlar. Onlar bilirler ki, hem insanların hem de kurumların en verimli oldukları anlar, en düzenli oldukları zamanlardır.
İşte, Ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleyerek, bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. Nefsanî isteklere karşı, kalb ve ruh atmosferine sığınarak, vicdanı harekete geçirip iradeyi güçlendirerek sürekli istikamet üzere olabilmeyi ders verir.
Ramazan-ı şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenilip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir. Evet, vakitli vakitsiz sürekli bazı şeyler yiyip içmek ve mideyi hep dolu bulundurmak, hem bedene zarardır hem de Cenâb-ı Hakk'ın hoşlanmadığı bir davranıştır.
Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır.
Ramazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü'min, hem Hakk'a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefa ve sadâkat peşinde olur. O, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, ubudiyet ufkuna yürür ve bütün gününü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyor olma duygusuyla yaşar. Dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden birazcık sıyrılınca, kendini Cenâb-ı Hakk'a adama ve bir hakikat eri olma hedefi belirir önünde. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, hep Allah için düşünme, Allah için konuşma, Allah için muhabbet duyma, "lillah, livechillah, lieclillâh" dairesi içinde kalma ve her zaman Hakk'a müteveccih bulunma denemeleri yapar; bu denemeler neticesinde başarıyı yakalamaya her gün biraz daha yaklaşır. Derken, tam bir vefa ve sadâkat insanı olur.
Zaten oruç, vefa duygusunun en güzel bir alâmetidir. Zira o, Allah ile kul arasında yapılmış bir anlaşmadır: Kul, belirli süreler dahilinde, belirli şeylerden vazgeçer ve bu suretle ahdinde vefalı olduğunu gösterir; Cenâb-ı Hak da onun mükafatını bizzat Kendisinin vereceğini va'deder. Allah'a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla ailevî ve içtimaî hayatında da tam bir "vefa abidesi" durumuna yükselir. Bu duyguyla, sıla-yı rahimi gözetir, herkese yardım eli uzatır; zekatını ödemekten asla kaçmaz, hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doymaz.
Hak'la münasebetin önemli bir şiarı da Kur'an okumak, dua dua Cenâb-ı Allah'a yalvarmak ve sürekli O'na teveccühte bulunmaktır. Ne var ki, Kur'an-ı Kerim'in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı Şerifte mümkün olmaktadır. Bu kutlu ay, damaklara bir Kur'an tadı çalmakta ve insanlara bir evrad ü ezkar disiplini de aşılamaktadır.
İşte, bir ay boyunca, yeme-içmeden yatıp kalkmaya, ibadet ü taatten evrad ü ezkâra kadar hayatın hemen her alanıyla alâkalı bazı kaide ve kurallar çerçevesinde davranan, bir ölçüde disiplin ruhuna kavuşan ve düzenli yaşamaya alışan insanlar, Ramazan'dan sonra da aynı nizam ve intizamı korumalı, devam ettirmelidirler. Mesela, bir ayın her gecesinde uykuyu bölüp sahurun bereketinden istifade etmeye koşan, bu arada seccadeyle de bir vuslat yaşayan mü'minler, bu otuz geceyi bir temrinat süresi olarak değerlendirmeli ve artık senenin her gecesini bir vuslat koyu bilmeli, gecelerini hiç olmazsa bir kaç rekat teheccüd namazıyla aydınlatmalıdırlar.
Evet, bir disiplin insanı, nasıl yaşayacağını ve nerede nasıl davranacağını önceden belirler; belli prensipler çerçevesinde kendine bir rota çizer ve attığı her adımı bilerek atar. Bizim, tavır ve davranışlarımızın renk, desen ve çizgilerini de dinimiz çok önceden belirlemiştir. Mesela, Allah'a ve Rasûlü'ne iman bizim için en önemli esastır. Bu esas, sonraki adımlarımızın yönünü de tayin eden bir yol işaretidir. Biz, inandığımız Rabbimizi, rehber bildiğimiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'i herkese anlatmakla mükellefiz. Dinimizi neşretmek bizim görevimizdir. Dolayısıyla, gönüllere girmeye çalışırız; çok güzel olan İslam'ın güzelliklerini sergilemek için onu güzelce temsil etmeye gayret gösteririz. Bu niyete matuf olarak, dinî kaynaklarımızın şekillendirdiği tavır ve davranışlarımızla insanların arasında bulunur; onlara kendi değerlerimizi tanıtırız. Gönül verdiğimiz hakikatleri herkese anlatmak için, şer'an katî haram olan meselelere girmeme kaydıyla, o mevzuda kullanılmasına cevaz verilen bütün vesileleri kullanır ve ne yapıp edip insanlarla iman hakikatleri arasındaki engelleri ortadan kaldırmak için çabalarız. Aynı zamanda, disiplin insanı olmakla kuralcı olmak arasındaki farka da dikkat eder; içinde yaşadığımız zamanın şartlarını göz önünde bulundurma, kendi kültür ortamımızın gerçeklerini gözetme ve devrin insanlarına onların anlayacağı bir dil ve üslupla hitap etme gibi hususlara da azami özen gösteririz.
Şayet, kendimizi Cenâb-ı Hakk'ın rızasına adamış ve o rızayı da Zât-ı Ulûhiyeti duyurmaya bağlamışsak, artık nerede olursak olalım, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, bizim için durmak, acizliğe düşmek ve mesuliyetten kaçmak söz konusu değildir. Zira, "Bahar gelsin, hava ısınsın, çiçekler açsın, bülbüller ötmeye başlasın... işte o zaman ben de şakırım!" şeklindeki bir düşünce bir disiplin insanının mülahazası olamaz. O kışta da şakımalıdır yazda da; baharda da güle türküler söylemelidir güzde de. O, her mevsime ve her döneme göre bir dil ve üslup tutturmalı, dilbeste olduğu hakikatleri terennüm etmekten asla geri durmamalıdır.
Tabii ki, böyle bir gönül yüceliği ve bu denli bir disiplin ruhu –hususî bir inayet olmazsa– bir anda kazanılmaz. O ufka ulaşmak, uzun bir zaman ve ciddi temrinat ister. Şu kadar var ki, Ramazan bir başlangıçtır ve o güzel hasletlere ulaşmak için çok bereketli bir ekim mevsimidir.
Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede "Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için." hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır.
(Not: Ramazan-ı şerifin teşrifi münasebetiyle, geçen sene yayınladığımız bu sohbeti, -bazı ilave ve tashihlerle- bir kere daha mütalaalarınıza arz etme gereğini duyduk. Dualarınızı istirham ederiz... B.B.)
25.08.2008 - M.F.G.-Kırık Testi
Akıl ve Zeka
Kadinlar agactaki elma gibidir.
En iyileri en ust dallarda bulunur.
Erkeklerin cogu dusup incinmekten korktuklari icin ust dallara uzanmak istemezler.
Onun yerine Yere dusmus curukleri toplarlar cunku onlari elde etmek daha kolaydir.
Yukaridaki elmalar ise Kendilerinde ararlar suçu ve Sorarlar, nerede hata yapiyorum diye.
Aslinda gercekten hatasiz ve muhtesemlerdir. Sadece dogru erkegin ortaya cikip cesaretini ve yuregini toparlayip o ust dallara ulasmasidir butun olay.
Lutfen bu gercegi iyi elma olan butun kadinlarla dalindan toplanmis olsalar bile paylasin .
Erkekler ise ...
erkekler ise iyi birer sarap gibidir.
Koruk olarak baslarlar, mayhos ve tatsiz...
Kadinlar tarafindan canlari cikana kadar
cignendikten sonra ancak bir yemegin yaninda
gidecek kadar tatlanirlar.
AKIL mi ZEKA mi?
4 Ağustos 2008 Pazartesi
Osmanli'da Ev Kulturu
Osmanli toplumunun yasadigi meskenlere uzaktan bakildiginda, bunlarin hemen hepsinin bir avlu ve bunun bir kenarina yapilmis evden meydana geldigi gorulur. Icinde yasayanlarin hususî dunyasini olusturan bu meskenlerin cephesi yola bakar. Ev-sehir baglantisini saglayan bu yollar, ya bir caddedir veya birkac evle son bulan cikmaz sokaklardir. Cadde veya sokaga cepheli olan bu evlerde ilk goze carpan unsur, etrafinin yuksek ve penceresiz duvarlarla cevrili olmasidir. Ayni zamanda ev sahiplerinin mahremiyetini ve emniyetini saglayan, bir insan boyundan daha yuksek bu duvarlar, bu dunyanin gecit vermez sinirlari gibidir. Bu duvarlarin caddeye bakan tarafina acilmis olan kapi, tek giris yeridir. Osmanli evlerinin dis kapilarina dikkatlice bakildiginda, onlarda; bu milletin ahlâk, komsuluk ve orf-âdet anlayislarini sekillendiren bir kulturu gormek mumkundur. Uc-uc bucuk metre genisliginde ve bir o kadar da yukseklikteki kapi, onunde duranlari yagmurdan ve gunesten korumaya yarayan kucuk bir cati ile ortuludur. Iki buyuk kanattan olusan bu ahsap kapilar, uc unsurdan meydana gelmektedir. Iki buyuk kanat sadece evin avlusuna araba giris-cikisinda acilir, diger zamanlarda arkadan acilabilen bir mekanizmayla kapali durur. Kanatlardan birisi surekli sabit iken, diger kanat, eve hayvan giris-cikislarinda kullanilir. Iste bu hareketli kanat icerisinden acilan daha kucuk bir kapi ise, insanlar icindir. Yerden 25-30 santimetre kadar yuksek ve insanin sigabilecegi buyuklukteki bu kapi, ancak adim atilarak gecilebilecegi icin, avludaki kucuk cocuklarin kontrolsuzce disari cikmalarina mâni olur. Yabancilar, Osmanli toplumunun ahlâk ve mahremiyet anlayisi cercevesinde, ev sahibinden izinsiz, bu kapidan giremezlerdi. Kapidaki tokmaklar da, ayri bir kultur ve medeniyet ornegidir. Kapidaki ic ice iki demir halkadan buyugu, daha tok ses cikarir, eve gelen kisi erkek ise, bu halkayi calar; icte olan halka ise, daha ince bir ses cikarir, bu eve gelen kadin ziyaretciler icindir. Calan tokmagin sesine gore ev sahibi gelenin cinsiyetini anlar kapiyi acmaya ona gore birisi gider evdekiler gelene gore kendilerine ceki-duzen verirler.
Kapidan evin avlusuna girilir. Osmanli ailesinin devamli kullandigi avlu, Orta-Asya'da da yaygindir. Avlunun bir kosesine yapilmis olan evden baska, burada; sakinlerin ihtiyaclarina ve mesguliyetlerine gore; ahir, samanlik veya pekmez yapilan bolum, kilim, bez dokuma atolyeleri de bulunur. Ayrica geriye kalan genis boslukta ocak, camasir tasi, dibek tasi, agaclar, cicekler, cesme veya kuyu, ark, firin vs. vardir. Arsasi genis olan evlerin avlusunun bir kenarinda sebze de yetistirilir. Avlu, cogunlukla evde bulunan kadinin nefes almasi, dinlenmesi, calismasi, komsulariyla sohbet edebilmesi icin, uygun bir mekândir. 1835'te Istanbul'a gelen Miss Julia Pardoe, bu avlular icin; "Keske Shakespeare, Romeo ve Juliet'in bahce sahnesini yazmadan once buralari gormus olsaydi." demistir. Avlu, ev sahibi icin dis dunya ile sahsî dunyasi arasinda bir gecis alanidir. Burada ev kiyafetiyle de dolasildigi icin, komsularin, baskalarinin avlularini gorecek sekilde ev yapmalari yasaklanmistir.
Avlunun uygun bir kosesine insa edilmis ev; tek veya cift katli olup, komsuluk, emniyet ve kible gibi faktorlere bagli olarak konumlanmistir. En fazla dikkat edilen unsur ise, kible olmustur. Cunku Musluman Osmanli ailesi icin bu o kadar onemlidir ki, yalniz ibadet ederken degil; yatarken, otururken, sokaga cikarken vs. her hususta kibleyi hesaba katmak hayatin olmazsa olmazlarindandir.
Tek veya cift katli olan Osmanli evinin bir tarafi, genellikle sokak veya caddeye bakar. Alt katta kisin oturulan bir oda, mutfak, kiler, ambar, firin dami bulunur. Bu katin, emniyet geregi disariya bakan penceresi olmaz veya cok kucuk olurdu. Alt kattan ust kata gecis merdivenle saglanirdi. Bu katta da, divanhane (basoda), haremlik, selâmlik ve bazi evlerde de bir yaz odasi bulunurdu. Merdivenle cikilan ve odalara gecisi saglayan genis mekânin adi ise, sofadir. Bu odalardan birisinin sokaga bakan ve kosk adi verilen bir cikmasi vardir. Sokaga ayri bir goruntu kazandiran Osmanli evlerindeki bu cikmalar, hâne halkinin disariyi gorebilmesi icindir. Ust katlardaki pencereler; cumbali olup, disaridan icerisi gorunmeyecek sekilde kafeslidir. Ev sahibi buradan, kapiya gelenin kim oldugunu kendisi gorulmeden gorebilmektedir.
Odalarin hemen hepsinde isinmak, yemek pisirmek ve hattâ aydinlanmak icin de kullanilan birer ocak vardir. Odalarin en onemli ozelligi, yatak ve yorganlarin muhafaza edildigi ve bir kosesinin de banyo olarak kullanildigi yukluk bulunmasidir. Bu yuklukler, evdeki butun esyalarin saklanmasini saglar. Bir kosedeki banyo ise, genellikle gusul abdesti almak maksadiyla kullanilir. Cunku bu donemlerde asil yikanma yerleri, sihhî oldugu da kabul edilen sehir hamamlaridir. Odalarin; oturma, yatak, misafir, cocuk odalari gibi belli isler icin tahsis edilmemesi, Turklerin gocebe anlayisiyla ve gelenekleriyle dogrudan ilgilidir. Cunku Osmanli ailesi ayni odada yemek vakti yemek yer, sair zamanlarda oturur, gece olunca yataklari serip uyur, sabah olunca da sergileri kaldirip hayatina devam ederdi. Evlerdeki dosemeler oldukca sade olup, mobilya yerine, pencere kenarinda divan ve sekiler, yerlerde cogu zaman kilim, bazen hali ve yer minderleri bulunurdu.
Evlerin mimarî tarzlari kadar malzemelerinde de gocebeligin tesirini gormek mumkundur. Agac, kirec, kerpic gibi dayaniksiz malzemelerden yapilmis evler, sanki hemen goc edilecek hissi vermektedir. Bu durum tamamen Osmanli halkinin dunya gorusuyle ilgilidir; cunku onlar, camilerini, vakif eserlerini ve yikilmamasini temenni ettikleri devletlerine ait kurumlari, saglamligin sembolu olan tas malzemeyle yaparken; evlerde dayaniksiz malzeme kullanarak, bâkî olanin Allah oldugunu, kiyamete kadar devam etmesi gerekenin de devlet oldugunu anlatmak ister gibidirler. Bu evlere disaridan bakildiginda, zenginlerin evlerini, fakirlerinkinden ayirt etmek pek mumkun degildir. Bu durum, ortak degerlerin siniflar arasi farki olabildigince azalttigi bir sosyal yapiyi yansitir.
Osmanli evlerinde sadece yesillikle degil, hayvanlarla da ic ice yasanirdi. Ev sahiplerinin; etinden, sutunden ve gucunden yararlanmak uzere besledikleri evcil hayvanlarin yani sira, cati aralarinda kirlangiclar, bacalarda leylekler yasardi. Kus yuvalarini bozmak gunah sayilirdi. Kumru ve guvercinler de, kendilerine yem verilen fakat kafese hapsedilmeyen diger ev ortaklariydi.
Meskenlerin ice donuk, disa kapali mekânlar olarak sekillenmesi, Islâmî aile yapisinin hassasiyetiyle alâkalidir. Bu mekânlar; dis dunyaya kapali, fakat o donem ailesinin ihtiyaclarini karsilayabilecek fonksiyonlara sahiptir.
Insaat teknolojisi ve malzemelerinde, buyuk bir gelisme kaydedildi. Fakat gerek hizli nufus artisiyla ve sehirlesmeyle gelen problemler, gerek alt yapi yatirimlarinin yetersizligi, gerek maddî endiseler, gerekse de kultur degerlerinden uzaklasma sebebiyle insanî unsurlari on plâna cikarmayan bir mimarî yayginlasti. Bu sebeple eski mimarimizin birer ornegi olan evler, bizler icin hâlâ bir nostalji unsurudur.
23 Temmuz 2008 Çarşamba
Aşk iki kişliktir
Bir Bayan Gazeteci
Ne kadar şanssızım!
22 Temmuz 2008 Salı
Paget Hastalığı
Kasım ayında, nadir rastlanan bir çeşit meme kanseri bulundu. Bir bayanın göğsünde bir isiilik gelişti. Doktoru mamagrofisi temiz olduğu için antibiyotikle enfeksiyonu tedavi etti. İki kontrolden sonra isilik kötüye gitmeye başladı. Doktoru bir mamografi daha istedi. Bu sefer bir kitle görünüyordu. Biyopside hızlı büyüyen habis ur bulundu. Büyümesini geri çekmek amacıyla kemoterapi başladı, sonra mastectomy yapıldı, kemoterapi tamamlandı ve radyasyon tedavisi yapıldı. Şiddetli tedavinin yaklaşık dokuz ayından sonra bayan temiz bir sağlık listesi verdi. Yaşamının bir yılının her günü onunla doldu. Sonra kanser karaciğer bölgesine geri döndü. Dört tedavi aldı ve kaliteli bir hayat istediğine karar verdi, Kemoterapinin daha sonradan ortaya çıkan etkisini yaşamak istemiyordu. Beş büyük ayı vardı ve son gününü en ince ayrıntısına kadar planladı. Morfine ihtiyaç duyduğu birkaç günden sonra öldü. Her yerdeki kadınlara dağıtılsın diye bu mesajı bıraktı :
KADINLAR, LÜTFEN NORMAL OLMAYAN HERHANGİ BİR ŞEY KARŞISINDA DİKKATLİ OLUN VE MÜMKÜN OLDUĞU KADAR ÇABUK YARDIM ALMAK İÇİNDE KARARLI VE İNATÇI OLUN..
Paget Hastalığı : Bu nadir tipte bir meme kanseri ve memenin dış çeperinde, meme ucunda ve haresinde isilik gibi görünüyor , daha sonra dış kenarı kabuklu bir yara haline geliyor . Meme kanserinden hiç şüphe duymadım ama kanserdi. Meme ucum bana hiç değişik gelmiyordu fakat isilik beni rahatsız etti, bu nedenle doktora gittim. Ara sıra kaşındı ve ağrıdı fakat bunların dışında beni rahatsız etmedi. Sadece çirkin ve sıkıntı vericiydi, doktorum ve dermatolog tarafından daha önce deri yangısı için verilen bütün kremlerle temizlenemedi. Biraz endişeli görünüyorlardı fakat kanser olabileceği konusunda beni uyarmadılar.
Şimdilik, dışarıdaki pek çok kadının meme ucundaki ya da çevresindeki bir isiliğin yada yaranın kanser olabileceğini bildiğini sanmıyorum. Benimki meme haresinde tek bir kırmızı sivilce olarak başladı. Meme ucunun Paget hastalığında problemin en büyüğü semptomların zararsız görünmesi. Çoğunlukla deri iltihabı veya enfeksiyonu olduğunu düşündürüyor, en önemli talihsizlik ortaya çıkartma ve bakımında gecikme.
SEMPTOMLAR NELER ?
Meme ucunda kaşıntıya ve yanmaya neden olan sürekli kırmızılık, akıntı ve kabuk bağlaması. ( Benim durumumda, ben fark edene kadar çok fazla kaşıntı ve akıntı yoktu, fakat bir tarafta dış kenarda kabuk vardı. ) Meme ucunda iyileşmeyecek bir yara. ( Benimki meme haresi üzerinde idi.)
Genellikle sadece bir meme ucu etkileniyor. Nasıl teşhis edilir?
Doktorunuz fiziksel olarak muayene etmeli ve iki memeninde mamografisini acil olarak çektirmenizi istemeli. Kırmızılık, akıntı ve kabuk deri iltihaplanması
Bu mesaj ciddiye alınmalı ve mümkün olduğu kadar çok sayıda akrabanız ve arkadaşlarınıza geç meliki birinin hayatını koruyabilmeli.
Benim meme kanserim, büyük dozlarda kemoterapi aldıktan, 28 kez radyasyon tedavisi olduktan ve Tamaxofin aldıktan sonra yayıldı ve kemiklerimi sardı. Eğer başlangıçta meme kanseri teşhisi konulsaydı belki yayılmayacaktı
TÜM OKUYUCULARA :
Bu o kadar üzücü ki, kadınlar Paget Hastalığının farkında değiller. Biz diğerlerini bu mail ile hastalığın ve potansiyel tehlikesinin farkına vardırabiliriz, her yerdeki kadınlara yardım edebiliriz.
Lütfen, eğer yapabilirseniz, bir dakika alır bu mesajı olabildiği kadar çok insana göndermek, özellikle akraba ve arkadaşlarınıza. Sadece bir dakika alır, sonucunda bir hayat kurtarır.
18 Temmuz 2008 Cuma
Atatürk
Araştırmacı Yazar
Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri
içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer
liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o
hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle,
saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.
Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar
uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
ATATÜRK'ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya
da devlet adamı ATATÜRK olarak. Bu verdiğim örnek dünyada tek olan
örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En
büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan
başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her
Cumhuriyet bayramı Atina'daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis,
ATATÜRK'ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle
bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.
Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi.
Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve
aynen şöyle der:
"Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek
için neler vermezdim" dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen
Mustafa Kemal'i.
Ya da, yıl 1938. Bir İran'lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine
bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak
istiyorum. Diyor ki;
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse
başına Mustafa Kemal gibi lider getirir." dizelerindeki bu kıskançlığı
oluşturabilen Mustafa Kemal.
Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir
cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki "Bu gün UNESCO'nun üzerinde
çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal'dir." Öneri nedir ?
Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO'nun 152
ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi
ayağa kalkar ve şöyle söyler:
"Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle
kutlayacak mıyız?" şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa
fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle
söyler;
"Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki
herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her
problemimizde çare olarak aramalıyız" sözlerini döktürtebilen bir
Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç
negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani
İsveç delegesi demişti ya "ne yani" diye. O İsveç delegesi bu imzanın
atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
"Ben ATATÜRK'ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben
atıyorum" diyecektir.
İşte o muhteşem belge diyorki; " ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI
ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ
DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA
KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ
ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK
AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN
KURUCUSU"
Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki "bir ülke için kıstas
aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin" şu anda
kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz.
İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet
adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl
boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke
kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.
Hadi gelin Haiti'ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir
vasiyet bırakmıştır. Haiti'ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke.
Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar
taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının
bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki
"Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK'ü anlamış
ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"
Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın
kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın
bir yerinde aynen şunları söyler; "Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki
tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK'tür. Çünkü o yılın değil asrın
lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir." 2000 de ABD Başkanına işte bu
gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa
Kemal'in, Devlet adamı Mustafa Kemal'in çok dışında bir Mustafa Kemal.
2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans
veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki "Ben Norveçliyim
ve şu anda Norveç'te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin
anlamını anladım" dedi. Hanımefendi "nedir o deyim" dedim. "Norveççe'de
"ATATÜRK gibi düşünmek" deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi"
"nerelerde kullanırsınız" dediğimde "Hani bir problem veririz çöz diye o
da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var.
Birde ATATÜRK gibi düşün". O gün otelime geldim televizyonu açtım o
kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki
galiba Norveççe'den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı
var diye düşünmeden de edemedim.
Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK'le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan
Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal'e
şöyle sorar gazeteci; "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor
musunuz?" Mustafa Kemal'in cevabı aynen şöyle :
"Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak
için. Eğer davet gelirse düşünürüz". Evet, Birleşmiş Milletler sadece
Türkiye'yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen
ülke olur Mustafa Kemal'in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere.
Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal'den.
Ama bu arada 2005'de bir yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük
puntolarla şu başlığı atmış "Bu gün Ortadoğu'ya düzinelerle ATATÜRK
lazım". dedim yazara ATATÜRK 'ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç
gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.
Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden
Çin'e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925'de 1938'de 1996'da
2000'de 2005'de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle,
sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal'den
bahsediyoruz. Bu gün Türkiye'nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap
olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz.
Ama bence Türkiye'nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek
Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye'de
lider yetiştirme sorunu var.
Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan
bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa
içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider
dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle
liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek
çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem
sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye
Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz?
Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu
asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK'le
sizinle paylaşacağım.
İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım
askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini
çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi
sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise
taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında
hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?
ATATÜRK'ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık
araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale'de topçu atışımız
başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği
bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak
bir köy. Çankaya'dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir
tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde
arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. "Aman
demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?", "Eee o demiş yediğim meyvenin,
sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler
kadar bunun da selama hakkı var". Yani "niye şaşırıyorsunuz?" der
gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına "İşte bu benim..."
derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor "Ne yaptınız bu ağaca"
diyor. "Paşam" diyorlar "yolu genişletmek için mecburduk kestik o
ağacı". "Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu
mutlaka bulurdum" diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor,
şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.
Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı
bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu
toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal'in
omuzlarındadırda onun için.
Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı.
Hani "Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
edebilirim" diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.
Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir
bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. "Yahu" der "sen
hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir
görüyorsun kendini ve niye ?" der. Bahçıvan derki; "Paşam çınar ağacının
kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine
müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de
kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz". Bir an düşünür; "Hayır
gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız" der. Derlerki bu gün Mustafa
Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama
inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar
biliyormusunuz? İstanbul'daki köprü altındaki tramvay raylarını
Yalova'ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de
kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek
köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi
ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.[2][2]
Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra.
1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir
Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu
konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım,
ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim
yani günümüze yakın bir gün. "ATATÜRK ve Türk kadını" konulu tiyatrolu
konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık,
yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika
müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi
televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki "Amerika da eski bir
ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle
raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın
yapıldığı" haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi.
gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim biz
tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet
biraz da onlara baksak" diyince arşivimde 1930'da ATATÜRK'ün bu işi
yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri
gösterdim kendilerine ve dedim ki "şu anda ne söyleyeceksiniz bana?".
Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim suç bizde mi?
Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri".
Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç,
bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu
"İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri
göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler "Bu
gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir
bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak
için" bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir
televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.
Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar
ATATÜRK'ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü'ne
gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt
ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş.
Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; "Ah ! burda bi
kulübem olsaydı keşke". "Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen
yaparız şuraya" demişler. "Buradaki ağaçlara ne olacak peki". "Paşam
burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere
dikeriz, mutlaka tutar" demişler. Bir an durur, "Bir tek şartla kabul
ederim" der. "Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle
sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra
kulübe yapımına izin vereceğim". Yani bugün betonu yeşile tercih eden
zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz?
Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını
Çankaya'dan Söğütözü'ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda
yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker,
kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük
ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü'ndeki küçük ATATÜRK
kulübesinin yapılmasına izin verir.
25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre
hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç
belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da
bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile
tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.
İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN'u davet edelim. Tahsin
COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. "Gel Tahsin seni bir yere
götüreceğim fikrini almak istiyorum" diyor. Giderler, gösterdiği yere
bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu
berbat bir arazidir. "Ya paşam hayrola" der. Atatürk, "Buraya bütün
masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum" der.
"Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı,
neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?"
der.
ATATÜRK'ün cevabı ATATÜRK'çedir. Derki "Ben en zor olanı yapayımda siz
arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız." Ne bilsin ki en kolayları
bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN "Paşam burda
hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın" der. Ama dinleyen kim. Derki
"Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir
burasıyla ilgili". Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği
çıktı, üzerinde "Burada hiçbirşey yetişmez"yazılı, altında da
ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal'in önüne koyar.
ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına
aynen şunları yazar "BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ".
Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam
ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir
gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne
yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var,
çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den
sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını
yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye "ya
ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık" öyle falan değil. Bütün Ankara
halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler,
altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler.
Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya
bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes
yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.
Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade'nin kafa çok karışık. "Yahu
paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı.
Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?" der. "Gel Nebizade gel,
şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN'ın burda birşey yetişmez dediği
günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya'dan kaçtım, burdaki köylülere
geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç
yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz
dedim. "Al dediler", bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek.
"Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz" dediler. Ah
o iki gün Çankaya'da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün
sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere
uzattım. Dediler ki bana "ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor,
bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen
biçersin". Ve hani Tahsin COŞKAN'ın o raporu bana getirdiği gün ben
çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim" diyecektir.
Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK'e
kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN'dı. Onu da ATATÜRK buraya
müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada
biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini
Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek "17 Ağustos depremi". Evet deprem
bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar
çöktü. Oysa 1930'dan beri bize "lütfen tabiatla oynamayın, tek bir
ağaçla bile oynamayın" diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık
bu acıyı.
Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne
güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919
başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum.
Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber
okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte,
hediye götürüyoruz ve adına da "ATATÜRK Çiçeği" diyoruz. O ATATÜRK
çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen
okuyorum. Gazete haberi şu "Chicago özel, geçenlerde Vanderbit
Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında
muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde
edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus
Kolejinde ATATÜRK'le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran
olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini
önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK'ün
yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul
edilmiştir". Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla
üretiliyor ve satılıyor.
Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka
hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri
dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal "çevre hareketi dışında
eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde
öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf
başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın
içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının
problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir
Mustafa Kemal.
Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı
Mustafa Kemal'e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir
sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var
aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları
ATATÜRK'ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya
bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya
sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen
dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada "kültür
antropoloğu" sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal'dir.
"Kültür Antropoloğu" nedir ne değildir uzun uzun başınızı
ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel'e gidelim.
Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz.
Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal,
müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu
gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık
araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki
kere gidiyor, Konya'da Asar kazıları başlıyor başında, birde
bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor,
ölçüyor, biçiyor. "Ya ne yapıyor Mustafa Kemal" diyorlar. Çankaya'ya
gidiyor, Çankaya'da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına
ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir
heyecan bir telaş. Üç gün sonra "gelin diyor Ahlatlıbel'e gidiyoruz".
Hemen geliyor diyorki "arkeologlar toplanın". Biliyorsunuz başlarında en
büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR'ın bir e bir
anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; "kazdığınız yer
yanlış, şurayı kazmanız gerekir". Yabancı arkeologlar "el insaf paşam,
anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz
niye karışıyorsun" der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük
yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal'in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu?
Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve
kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır. Bunun
üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN'ın yazdığı "Sırat Köprüsü" adlı
piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz
sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince "bana Galip ARCAN'ı
çağarın!" der. Galip ARCAN gelince "bu piyesi siz mi yazdınız? "der.
"Evet paşam ben yazdım". "Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı
boldvilin'in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda
soruşturma açtırıyorum" diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da
okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle.
Dedim ki "a be Atam boldvilin'e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne
zaman kafanda tutarsın". Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi
yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK'le iddiaya girmek gibi, dedim "senin
başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim
boynumun borcu olsun".
O sırada da "Sanat ve ATATÜRK" adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde
Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini
kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim
"herhalde burda iddiayı kazandım". Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR,
başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal'e
tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer
oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk "Gel Cezmi gel, burda başkomutan
sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı
şiddet ve hiddetle bağıracaksın" der. Cezmi AR hayatının son günlerinde
"ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım" diyecektir.
Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya' da ne mi
yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; "Ben
bir İnkilap Çocuğuyum" dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir
Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü
vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin
pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.
Bu arada ATATÜRK'ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim.
Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama
merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider
eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir
eleştirmen diyorki ATATÜRK için "Liderler içerisinde eleştiri acizliği
yaşadığım tek lider Mustafa Kemal'dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün
reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında
toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir
mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal'dir". Bunu biz demiyoruz
dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.
Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır
nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz
tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren
raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara'daki caddelerin ne kadar
mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda
bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz?
Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu
karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü
yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda.
ATATÜRK diyor ki" Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer
kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım".
Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini
kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42
yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç
biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek
reformist Mustafa Kemal'dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku
yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.
Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma
değil. Sizi 1914 Anafartalar'a götürüyorum. Anafartalar'da savaşın bir
dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça
dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet'in,
Fransız Türkoloğu Devin'in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları
okuyor Mustafa Kemal. Diyorlar ki "niye bunları okuma gereği duyuyorsun"
verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki "Savaştan sonra bu dilin değişme
ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum". Yıl 1914, gelelim 1916'ya. Bitlis
cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir
cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR'ı
çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz?
"Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu
erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak". Yıl 1916, Türk kadının
değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan
bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden
Türk kadını geldi Mustafa Kemal'in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında
gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK'ü, dünyayı şaşırtan bir
manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk
defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.
Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun'u tanımıştır. Ayşe Hatun'u hepimiz
tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi
ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim
bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum.
Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye
cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor.
Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatun'un, ama düşman eğer onları
fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün
düşüncesi o Ayşe Hatun'un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman
biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini
görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar?
Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir.
Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. "Sen yüzlerce binlerce yıl
sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun" (yani şurada oturan
bizler için şehit olan) "bu benim içinde senin içinde bir şereftir.
Yeterki vatan sağolsun" diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola
koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için
düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz,
gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz
mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun'u tanıdı Mustafa Kemal.
Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80 yaşlarında
bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati'den dinleyelim.
Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin
üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler "nine kar
sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına" dediğinde aldığı
cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama
onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu
hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor
içim a oğul" diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.
Albay Hulusi ATAĞ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve
cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar
"bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım" dediğinde aldığı cevap
"adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu" cevabındaki adımın
ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke
uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde
ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya
fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.
Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım'ı tanıdı. Zekiye
Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır.
10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim
herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı,
dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için
dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu
yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının
sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet
bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum
neden biliyor musunuz? Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok
kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi
geldi mi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından
bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım'ın
"MUTFAK PROJESİ", inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar
geçecek bu proje.
ATATÜRK Zekiye Hanım'ı, Nakiye Hanım'ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek
REŞİT'i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal'i tanıdı ve ATATÜRK ekmek
pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip
askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için
ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın'ı tanıdı bu
savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK
üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral
rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8
yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit
olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış
"anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada
niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada şöyle yazmış" biz Mehmetçik
Nezahat'e Türklerin Jean d'Arc 'ı diyoruz" demiş. Bu bana acı geldi. Ben
Jean d'Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat'i ancak bu
araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış
oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda
anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.
Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için
bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane
geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa
Kemal'dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi
bilmemne bilmemne..." demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda
tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK
her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete
çıkarıyor. Adı "Mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri
okuduğum zaman bu Mustafa Kemal'in gazetesi dedim. "Sansür" kelimesi ilk
defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu
gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral
bulurlardı çünkü.
Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde
yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu
arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış,
yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare
bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas
önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?
İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta
bulunmak istiyorum, diyorum ki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat
2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün
kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak
bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider.
Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz;
dedinizki demin Türkiye'deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki
önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika'nın en
ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor
ki "ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK'ü örnek alsın yeter Türkiye".
ATATÜRK'ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun
üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde
ATATÜRK'ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk
parasının değerini korumak. Peki, 1919'a baktım Türk parası Sterlin
karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir
savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938'de kaç kuruş
biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna
gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum
banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919'dan 1938 son dört
ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört
ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört
ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede
%8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde
sanıyorum.
Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927
tarih. 5 Aralık 1927'de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar
alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size
karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40
milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki
lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde
başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik
sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size
çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle
ATATÜRK'ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.
Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var.
Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum
size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabîi ki. Peki 1929'da bütün
dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de,
rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye
alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? %
-1.2, bunlar resmi rakamlar.
Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere'de bir seçim yapılır.
Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra
birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye
bir hanımefendi. Leslie Abdela'yı tüm ülkeler çağırır, "ya bize de öğret
metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise" derler. Leslie Abdela'yı
Türkiye de çağırır. Şile'ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte
sözlerinin özeti "İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK'e danıştı". Yani
ben Türkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela'nın
uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? "Mutfak Projesi" peki şöyle
yazıyor şurada; "1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK'ün peşindeyiz
merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba"
diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız
Türkiye'de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz
diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.
Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir
tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda,
bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın
askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen
Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700
erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK
tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze
reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum'a
davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim.
İndim uçaktan "off ayağım belim melim" dedim, bir an aklıma geldi,
biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum'u 13 kadınla müdafaa ediyor,
atına atlıyor Bursa'ya kadar geliyor, Bursa'nın Kurtuluşuna da tanık
oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum,
sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk
kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer
Şerife bacıları tanısaydı.
Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım
zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara
Fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa'ya kadar gelmiş, üç
oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş,
sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma'nın. Ama
Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma'yla
yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki;
"çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana
bağlanan maaşı kızılaya bağışladın" diyor. Verdiği cevap tarihi bir
cevap aynen şöyle:
"Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında
yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay'a
bağışlıyorum" diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz?
ATATÜRK'e bir gazeteci sorar; "neden mal ve mülkünüzü milletinize
bağışladınız" diye. ATATÜRK'ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:
"Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime
bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik
insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır." diye cevaplayacaktır.
Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine
kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne
diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.
Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara
Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma'nın örnek
olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası
olarak Kara Fatma'nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada
ATATÜRK'ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; "Geçmişi ne kadar çok
unutursak geleceği korumak o kadar zor olur." Biz Kara Fatmaları mutlaka
hatırlamalıyız sanıyorum.
Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin
katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir.
Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair
Melek hanım diye anılırmış Haçin'de. Şahadetinden sonra kolunun altından
bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O
anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle
öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme
aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz "inşallah okuna". Ben
45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da "bizden sonrakiler neler
çektiğimizi bileler diye yazıyorum" demiş son iki kıt'ayı sizlere okuyorum
Meydan kazanı kurdular
Tüm bebeklerimizi kaynattılar
Gün görmedik anaları
Süngü ile oynattılar
Kundakları verdiler
Kanlı kundak yu dediler
Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler
Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz.
Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da
gülümseyelim mi?
Lider dedik, ATATÜRK'ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi
ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi
gülmemiş, hiç mi espri yapmamış?
Hadi gelin Antalya'ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir
türkü gelir "Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü
söyleyeni" der. küçücük bir çoban gelir. Derki "Sesin çok güzel bana da
bir türkü okurmusun". Başlar çoban "demirciler demir döver tunç olur"
diye. bitince ATATÜRK dalmıştır "bis bis" der. Çoban böyle bakar.
"Oğlum" der "bis Çok beğendik tekrarla anlamına gelir". Hiç nazlanmaz
gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir
harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini
uzatır ATATÜRK'e "bis bis" der. Bu espri ATATÜRK'ün çok hoşuna gittiği
için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.
ATATÜRK'ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında
hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK'e "sen Türklerin şahısın
şususun bususun...", feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş
diyorki Atatürk; "Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız". Adam yoğurt
kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt
kasesini alacak parmakları içine giriyor. "Ah..." diyorlar "...adama
taktı ATATÜRK, bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu
konuda, şimdi bir fırtına kopacak". adam perişan, ah paşam vah paşam
derken "Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık
yemiş olurum". Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK'ün müthiş
espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu
ne biliyormusunuz? "ESPİRİLERİYLE ATATÜRK". Bugün onu hazırlıyorum, 6-7
ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok
güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.
Bir gazetecide Atatürk'e sorar "size de diktatör diyorlar ne dersiniz".
Atatürk şöyle bir bakar, "Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu
soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız " diyecektir. Peki
diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.
İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler.
Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar
yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri "ya
paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der. "Ya çocuk
kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık
yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım" der.
Yaveri; "aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla
battaniye getirirdik" der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan
söylüyor bunları tarihi bir cevap derki "Geç farkettim hepiniz en az
benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam
değil milletimin rahat uyuması". Var mı böyle bir şey! Bu insana
diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı
serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir
insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru
ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.
Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen
arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım.
İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta
iskemleler, ortaya ATATÜRK'ün oturması için kırmızı renkte süslü
muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun
diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları
söylüyor; "Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk
sadece sizlere layıktır" diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor
ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani
kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal'i
görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .
Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi
için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul'a ATATÜRK
diyorduk ya Ankara'ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen
şunları söylüyor ;"Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine
sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan
Mehmet'i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu
binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin
kalbine yazarak anılmak isterim" diyecek, hiçbir yere adının verilmesini
kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin
adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye.
Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız
sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan
anılarla programıma son vermek istiyorum;
İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut
SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. "Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde
öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa'ya
talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923
Avrupa'ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek
istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına
ATATÜRK "Berlin Üniversitesine gitsin" diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci
garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni
unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an
gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı
"Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var" telgrafı açtım aynen
şunlar yazıyordu "sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler
olarak geri dönmelisiniz". Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede,
ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri
olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu
değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan
bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini
hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor "gel de şimdi gitme, git de
orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme".diyor.
Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye'nin? Beyin göçü. En iyi
beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka
gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün
11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail
bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların
sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.
İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır "O zamanlar
kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim
tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai'ye baş yönetmen
olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat
titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya
geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz
ki bu durumda Muhsin Ertuğrul'unda düşmanı çoktu. Bir gece
Dolmabahçe'den ATATÜRK'ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi.
Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul
kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı.
ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde
Muhsin ERTUĞRUL'un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura
ovuştura anlattılar ATATÜRK "Yaaa öyle mi Muhsin Ertuğrul'la Görüşürüz"
dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL'un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür
olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin
bitiminde Muhsin ERTUĞRUL'u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına
çağırarak aynen şunları söyledi. "Sizi tebrik ederim işinizle ilgili
ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç
kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp
oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi
ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke
ancak böyle ilerler efendiler " demez mi. Etraftakilerin suratları
görülmeye değerdi o sırada". Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an
günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden.
Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan
bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.
Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin
üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim. Yabancı ülkelere gittim.
Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu
dilimle yiyorlar, biz kelek çıktı mı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz
var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen
bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana
"Türklerin özel bir günü herhalde bu gün". "Neden" dedim? Eee baktı
kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet
nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz
kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? "Yahu ülkeme dönünce ne
isteyeceğim biliyor musun". "Ne" dedim. "Türkiye'yi isterim de isterim
diye tutturacağım" dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su
götürmez.
Peki yerin altına geçelim. Krom, brom, toryum, bor. Tamam güzel ama
petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor,
burda çıkıyor ama Türkiye'nin sınırını ezberletmişler petrole, bir
kilometre girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol
dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre
bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki,
Türkiye'de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz
dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz
ama Türkiye'nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş
uzaydan çekilen fotoğraflara göre.
Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere
etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz.
15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.
Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal
tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum'a gittim
kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa'ya gittim kaynıyor, İzmir
kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.
Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti
rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak merkezine
götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davraz'ta.
Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans
için Antalya'ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke
söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ'a gidiyorsunuz
kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya'ya gidiyorsunuz denize giriyorlar.
Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir
araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya
karı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.
Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten
kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok.
Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek
bizim gözümüz yok şu ülkede.
Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır
uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın
dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın
dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik
olan-olmayan, ATATÜRK'çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara
bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar,
zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı,
habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç
gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok. Yeni ATATÜRK'ler yetişiyor ve
gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu
sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir
deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar
köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış
düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz?
Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda
taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu
özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni
Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla.
sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe
henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek
sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.
ATATÜRK de et artı kemik artı kandı, İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,
ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan, Küçük büyük ve çirkinde
olabilirdi, Ama güzeldi ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında
yudumlamayı, Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven, Miri kelam bir İstanbul efendisi.
Aşık ve şair, mahcup ve ürkek, Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar
canlı, Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı, Ve bir Aydınlı kadar
oturaklı ve zeybek. Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı
Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi ATATÜRK, Tam insandı.



















