1 Temmuz 2008 Salı
Ergenekon Ne Yana Düşer Usta, Ben Ne Yana!
Bugünkü gözaltı dalgasıyla tekrar gündeme gelen "Ergenekon" konusunda kendime yaptığım öğütler; 1-Sakın "yiyin birbirinizi" şeklinde özetlenebilecek düşünceye kendini kaptırma. Bu antidemokratik bir iktidar dövüşü gibi görünebilir , akreplerin birbirini sokması olarak değerlendirilebilir ilk bakışta. Bu ancak ilgisiz görünmek için kendi kendine uydurduğun bir kılıf olur. Gerçek şu ki, bu memleketin sözde vatansever geçinen, ancak bir kene gibi kanını emmekten başka bir şey yapmayan "vatansever çeteleri" var. Hiç bir koşulda bu çetelerin ortaya çıkarılması konusunda ilgisiz, alakasız olamazsın. Kimin niyeti ne olursa olsun, sen bu çetelerden kurtulmakta tarafsın. Çetelerin yargılanması, hesap vermesi gibi bir talebin varken, böylesine bir konuda farklı bir tavır takınma lüksün yok. 2-Sakın bu çetelerden hemen kurtulabileceğini de umut etme. Bu "vatansever" çetelerle problemi var gibi görünen AKP'nin bir milletvekilinin başka bir "vatansever" çete ile yaptığı bir telefon görüşmesi yayımlandı, bugün hiç bu konuyu hatırlamıyor bile. Bu ülkenin siyasal düzeni bir adet çete ile kavga edenin başka bir çeteye sırtını dayaması için mükemmel fırsatlar sunuyor. Çeteler olağanüstü hayatımızın en olağan malzemeleri haline geldiler bile, çetesiz bir hayat düşünmek bile mümkün değil. Bu açıdan işin epey zor. 3-Sakın bu dönemdeki gözaltıları 80 öncesi aydınları, demokratları yıldırma politikalarıyla benzeştiren açıklamaların büyüsüne kanma. Gözaltına alınanların çoğunu Orhan Pamuk veya Elif Şafak gibi yazarları mahkeme önlerinde linç kampanyaları düzenlerken, Hırant Dink'in katillerinin sırtını sıvazlarken görmek mümkün. O yüzden yaratılmak istenen görüntüye kanma. Sistem demokratları eziyor tarzındaki açıklamaların gerçekle en ufak bir ilgisi yok. Sistem demokratları ezdiğinde sistemle bir olabilen insanların böyle durumlarda demokrasi vurgusu güçlü olur. Ama unutma ki 80 küsür yaşındaki İlhan Selçuk'a yapılan muameleye karşı çıkmak farklı birşeydir, İlhan Selçuk'tan bir demokrasi kahramanı yaratmaya çalışmak farklı birşey. 4-Bu kadar ünlü ismi gözaltına alınabilmesinden cesur savcılar fikrine filan da varma. Tuzun bile koktuğu bir düzende temiz eller operasyonları hayal edebileceğin en son şey. Üstelik erken öten cesur savcıların başının hemen kesildiği konusunda örnekler dururken önünde. Üstelik mafya düğünlerinde başköşelere kurulan yargı adamlarının nasıl terfiler aldığını bilirken. Koparılan gürültünün büyüklüğü dağın fare doğurması için kesinlikle bir engel değil. Bu işten hiç birşey çıkmasa da şaşma! Susurluk sürecinde ve sonucunda yaşananların aynen yaşanmayacağını sana kim garanti edebilir ki? 5-Soruşturmayı kendi hareket kabiliyetini arttırmak için gayrimeşru bir zemin olarak kullanan AKP'yi de pas geçme. Soruşturma ile ilgili telefon dinlemelerinin daha savcılık dosyasına girmeden iktidar yanlısı gazetelerde yayımlanması, soruşturma ile ilgili çok gizli bilgilerin anında buralara servis edilmesi, oluşturulan iddianamenin her satırının bu gazeterlerde çıkması yabana atılacak birşey değil. Yargının bağımsızlığı ve iktidarın muhaliflerine karşı kirli yöntemler kullanmayı kendine hak görmesi konularında epey açıklayıcı bu yaşananlar. 6-Son olarak biraz mizah çıkarmayı da kesinlikle ihmal etme. Kapatma davası ile ilgili, kendisiyle ilgili diğer kararlarda yargıya karışan, karışılmasını teşvik eden AKP, konu Ergenekon olunca pozisyonunu 180 derece değiştiriyor. Hukukun üstünlüğünü, mahkemelerin bağımsızlığını, yargıya saygıyı bol bol dillendiriyorlar. Öte yandan AKP'den kurtulmak için tüm umudunu yargıya bağlayanlar da bugün ters köşede, konuşulan konu Ergenekon ise onlara göre yargı AKP'nin vasiyeti altında. Bunlar insanı epey güldürebilecek dönüşler
2 Temmuz 1993
Sivas Katliamı Sivas Katliamı veya Sivas Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 33 Alevi yazar, ozan ve aydının yakılarak katledilmesi ve oteli ateşe verenlerden de ikisinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal'ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pek çok aydının yanı sıra Aziz Nesin bu etkinlik nedeniyle dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak bu kente gelmişti. 2 Temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi'ne ulaşarak, bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi. Hızını alamayan ve sayısı yaklaşık 10.000'e ulaşan grup, Kültür Merkezi'nden yeniden Hükümet Meydanı'na geldi. Hükümet Konağı'nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000'e yaklaştı. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı bunun sonucunda taşlanarak camları kırılan Madımak oteli tutusturalan perdelerler ve alt kattaki bulunan esyalarla birlikte yakildi otele sığınmış olan aydınlardan, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen,Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Başından yaralanan Aziz Nesin'i linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü. Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ile 2 saldırgan yaşamını yitirdi. Gene olaylar sırasında Atatürk - Kongre ve Etnografya Müzesi önünde bulunan Atatürk büstü tahrip edildi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen "2 günlük sokağa çıkma yasağı" ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi. Yargılama Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190'a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124'ü hakkında "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994'te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını "taraflı, hukuka ve adalete aykırı" olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın "Cumhuriyete, Laikliğe ve Demokrasiye yönelik olduğunu" belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay'ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı. 28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usül noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usül eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi. Sanıkların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapisanede ziyaret etti . Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü.[3] Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak[1] ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır. Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır.
selam olsun yeni güne, yeni aya...
"içimdeki hüzün yüzüme oturmasa da,
bu acı beni yerden yere savurmasa da,
gözümden başka bir yerden okunmasa da,
kim demiş mutlu olduğumu..."
merhaba arkadaşlar,
yeni bir aya daha önce hiç yaşanmamış yeni bir güne başladık.
biraz durgun olsamda bugünün özelliği bana biraz tat veriyor diyebilirim.
çünkü bu gün beni dünyaya getiren anacığımın doğum günü:)
anlayacağınız yeni bir yaş daha biniyor anneciğimin omzuna bugün:(
sağlık olsun yeterki ve doğum günü kutlu olsun benim güzel annemin:))
ama ne olursa olsun yeni şeyler yeni heyecanlarıda beraberinde getirir bilirsiniz.
bu sebeple dilerim temmuz ayı ve ardındaki tüm aylar hepimiz için hayırlarla dolar.
gözlerinizden parlaklık, dudaklarınızdan tebessüm, gönüllerinizden uçuşan kuşlar eksik olmasın...
sevgimle kalın, sağlıkla nefes alın!
nurdan özcan / 01.07.2008
Mesele Atatürk mü, yoksa kurduğu devlet biçimi mi? / Mustafa Dolu
Ülkemiz çok ciddi meselelerden geçiyor. Etraf toz duman. İşçi, memur, esnaf, sanayici, ithalatçı, ihracatçı, herkesin problemi var. Milletçe önümüzü göremiyoruz. Kimse geleceğini planlayamıyor. Yatırım mı yapsın, tasarruf mu yapsın, üretime mi yönelsin belli değil.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, dünyanın en pahalı benzin ve mazotunu kullanan bir ülke iken, dün elektriğe yapılan zammın başlaması ve doğalgaza yapılması düşünülen zam hazırlığı ile de dünyanın en pahalı enerjisini kullanan ülke haline geliyoruz.
Ülke kuşatılmış gibi
Biz ülke olarak bunları çözmek için el ele vermemiz gerekirken, ülkemizde neler oluyor? İktidar partisinin yetkili kişilerinden biri kalkıp, Atatürk'ün başlattığı kurtuluş hareketi ve çağdaşlık projesine karşı,"1920'lerde başlatılan hareket bizde travma yaşattı" diyerek, Atatürkçülüğe ve onun kurduğu rejime karşı geliyor.
Tam bu sıralarda bir televizyona ülkemiz aleyhine faaliyetler göstermiş ve bir başka devlete iltica etmiş olan bayanlar çıkıp, "Humeyni'yi seviyoruz. Atatürk'ü sevmiyoruz. Keşke ülkemiz İngiliz ve Fransızların işgalinde kalsaydı" diyorlar.
Yetmiyor, Dışişleri Bakanımız, "Türkiye'de Müslümanlar baskı altında" diyebiliyor. Ülkemizdeki iktidar ve muhalefet partileri için açılmış olan davalar Anayasa Mahkemesi'nde sürerken, Avrupa Birliği üyesi devletlerin birçoğunun başkan ve başbakanları ile dönem başkanları sürekli beyanat vererek, "AKP kapatılmamalı. Kapatılırsa ilişkilerimizi gözden geçiririz" diyorlar
Geçtiğimiz günlerde ise Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Belçikalı üye Luc Van den Brande'nin hazırladığı ve AKP kapatılırsa "Türkiye için izleme süreci mekanizmasının ciddi şekilde yeniden gözden geçirilmesi gerekir" denilen rapor 65 "evet", 3 "ret" ve 3 "çekimser" oyla kabul edildi. 318 üyeli AKPM'nin aldığı kararın ciddiyeti bu anlamı ile tartışılır bir karar olarak ülkemizi germeye devam ediyor. Bu karar zamanla bizim TBMM'de alınan gece yarısı kararlarına da benziyor.
Raporu hazırlayan Belçika temsilcisi ülkemize karışmak ve hükmetmektense öncelikle kendilerine dönüp, ülkemizde insanları öldüren bir katilin nasıl serbest bırakıldığının hesabını verse daha iyi olmaz mı? 318 üyeli bir meclisin 65 kişi ile aldığı karar sizce ne kadar ciddidir?
Atatürk için üzülüyorum
Atatürk ve kurduğu devletinin rejimine şiddetli saldırıların olduğu şu günlerde bir ortaokul öğrencisinin Atatürk için yazdığı ve okul gazetesinde yayınlanan yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Bu ülkede yaşayan her insanın bağımsızlığını ve demokrasisini borçlu olduğu insan: ATATÜRK...
Gençliğinde kot pantolon giyememiş. Sevgilisinin elinden tutup hasılat rekorları kıran bir sinema filmine gidememiş... Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak şirketinin, first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...
Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej eşliğinde Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan ayağında spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren mini etekli ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not alacağı bir cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde bulunacakları da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden,
İsmet Paşa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden gitti...
Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur atamadı. Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı. Atatürk'e acıyorum...
Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir dönemde dünyaya gel, sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak, babasının Mersedes'ini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken... Bunları yapmadı Atatürk... Keyif çatmadı...
Tüm hayatını ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...
İşte onun için büyük adamdı Atatürk, her fırsatı elinde olduğu halde o sadece bu milletin bağımsızlığını istedi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi serveti yoktu ama, kendisine tahsis edilen tüm mal ve mülkünü de milletine bağışladı.
Bütün lüksü iki kadeh rakı içmekti o kadar...
annelerin tek tanesi benim annem
seni bana sorsalar "kim o?" diye
bu iki çift söze destanlar yazarım seve seve.
önce "canım o benim " derim.
"melek yüzlüm, yeşil gözlüm, yaşama sebebim"
sözlerini ekleyerek devam ederim.
"anneannemle dedemin armağanı,
dünyanın en nadide, en özel insanı.
babamın hayat arkadaşı,
ben ile abimin anası, dünyanın en tatlısı.
ailemizin sultanı belkide içimizde en fedakar olanı,
çevresinin iyi yürekli kadını" da derim.
sonra
"minik kuşum diye çağırdığım,
yemek sofrasında durmadan uğraştığım,
pamuk yanaklarını öpmeden yatmadığım,
benim en kıymetli varlığım" diye seni kelimelere dökerim.
bu az sayıdaki sözcük seni anlatmaya yetmez bilirim
lakin işte dilim döndüğünce annemi böyle ifade ederim.
içinin aydınlığı yüzüne yansımış anacığım,
nice yıllara sevgi yumağım,
doğum günün kutlu olsun!
nefes aldığın sürece sağlıklı, mutlu günler dilerim..
kızın, mercimektanen hatta nunun:)
(nurdan özcan / 01.07.2008)
bu acı beni yerden yere savurmasa da,
gözümden başka bir yerden okunmasa da,
kim demiş mutlu olduğumu..."
merhaba arkadaşlar,
yeni bir aya daha önce hiç yaşanmamış yeni bir güne başladık.
biraz durgun olsamda bugünün özelliği bana biraz tat veriyor diyebilirim.
çünkü bu gün beni dünyaya getiren anacığımın doğum günü:)
anlayacağınız yeni bir yaş daha biniyor anneciğimin omzuna bugün:(
sağlık olsun yeterki ve doğum günü kutlu olsun benim güzel annemin:))
ama ne olursa olsun yeni şeyler yeni heyecanlarıda beraberinde getirir bilirsiniz.
bu sebeple dilerim temmuz ayı ve ardındaki tüm aylar hepimiz için hayırlarla dolar.
gözlerinizden parlaklık, dudaklarınızdan tebessüm, gönüllerinizden uçuşan kuşlar eksik olmasın...
sevgimle kalın, sağlıkla nefes alın!
nurdan özcan / 01.07.2008
Mesele Atatürk mü, yoksa kurduğu devlet biçimi mi? / Mustafa Dolu
Ülkemiz çok ciddi meselelerden geçiyor. Etraf toz duman. İşçi, memur, esnaf, sanayici, ithalatçı, ihracatçı, herkesin problemi var. Milletçe önümüzü göremiyoruz. Kimse geleceğini planlayamıyor. Yatırım mı yapsın, tasarruf mu yapsın, üretime mi yönelsin belli değil.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, dünyanın en pahalı benzin ve mazotunu kullanan bir ülke iken, dün elektriğe yapılan zammın başlaması ve doğalgaza yapılması düşünülen zam hazırlığı ile de dünyanın en pahalı enerjisini kullanan ülke haline geliyoruz.
Ülke kuşatılmış gibi
Biz ülke olarak bunları çözmek için el ele vermemiz gerekirken, ülkemizde neler oluyor? İktidar partisinin yetkili kişilerinden biri kalkıp, Atatürk'ün başlattığı kurtuluş hareketi ve çağdaşlık projesine karşı,"1920'lerde başlatılan hareket bizde travma yaşattı" diyerek, Atatürkçülüğe ve onun kurduğu rejime karşı geliyor.
Tam bu sıralarda bir televizyona ülkemiz aleyhine faaliyetler göstermiş ve bir başka devlete iltica etmiş olan bayanlar çıkıp, "Humeyni'yi seviyoruz. Atatürk'ü sevmiyoruz. Keşke ülkemiz İngiliz ve Fransızların işgalinde kalsaydı" diyorlar.
Yetmiyor, Dışişleri Bakanımız, "Türkiye'de Müslümanlar baskı altında" diyebiliyor. Ülkemizdeki iktidar ve muhalefet partileri için açılmış olan davalar Anayasa Mahkemesi'nde sürerken, Avrupa Birliği üyesi devletlerin birçoğunun başkan ve başbakanları ile dönem başkanları sürekli beyanat vererek, "AKP kapatılmamalı. Kapatılırsa ilişkilerimizi gözden geçiririz" diyorlar
Geçtiğimiz günlerde ise Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Belçikalı üye Luc Van den Brande'nin hazırladığı ve AKP kapatılırsa "Türkiye için izleme süreci mekanizmasının ciddi şekilde yeniden gözden geçirilmesi gerekir" denilen rapor 65 "evet", 3 "ret" ve 3 "çekimser" oyla kabul edildi. 318 üyeli AKPM'nin aldığı kararın ciddiyeti bu anlamı ile tartışılır bir karar olarak ülkemizi germeye devam ediyor. Bu karar zamanla bizim TBMM'de alınan gece yarısı kararlarına da benziyor.
Raporu hazırlayan Belçika temsilcisi ülkemize karışmak ve hükmetmektense öncelikle kendilerine dönüp, ülkemizde insanları öldüren bir katilin nasıl serbest bırakıldığının hesabını verse daha iyi olmaz mı? 318 üyeli bir meclisin 65 kişi ile aldığı karar sizce ne kadar ciddidir?
Atatürk için üzülüyorum
Atatürk ve kurduğu devletinin rejimine şiddetli saldırıların olduğu şu günlerde bir ortaokul öğrencisinin Atatürk için yazdığı ve okul gazetesinde yayınlanan yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Bu ülkede yaşayan her insanın bağımsızlığını ve demokrasisini borçlu olduğu insan: ATATÜRK...
Gençliğinde kot pantolon giyememiş. Sevgilisinin elinden tutup hasılat rekorları kıran bir sinema filmine gidememiş... Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak şirketinin, first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...
Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej eşliğinde Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan ayağında spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren mini etekli ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not alacağı bir cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde bulunacakları da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden,
İsmet Paşa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden gitti...
Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur atamadı. Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı. Atatürk'e acıyorum...
Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir dönemde dünyaya gel, sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak, babasının Mersedes'ini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken... Bunları yapmadı Atatürk... Keyif çatmadı...
Tüm hayatını ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...
İşte onun için büyük adamdı Atatürk, her fırsatı elinde olduğu halde o sadece bu milletin bağımsızlığını istedi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi serveti yoktu ama, kendisine tahsis edilen tüm mal ve mülkünü de milletine bağışladı.
Bütün lüksü iki kadeh rakı içmekti o kadar...
annelerin tek tanesi benim annem
seni bana sorsalar "kim o?" diye
bu iki çift söze destanlar yazarım seve seve.
önce "canım o benim " derim.
"melek yüzlüm, yeşil gözlüm, yaşama sebebim"
sözlerini ekleyerek devam ederim.
"anneannemle dedemin armağanı,
dünyanın en nadide, en özel insanı.
babamın hayat arkadaşı,
ben ile abimin anası, dünyanın en tatlısı.
ailemizin sultanı belkide içimizde en fedakar olanı,
çevresinin iyi yürekli kadını" da derim.
sonra
"minik kuşum diye çağırdığım,
yemek sofrasında durmadan uğraştığım,
pamuk yanaklarını öpmeden yatmadığım,
benim en kıymetli varlığım" diye seni kelimelere dökerim.
bu az sayıdaki sözcük seni anlatmaya yetmez bilirim
lakin işte dilim döndüğünce annemi böyle ifade ederim.
içinin aydınlığı yüzüne yansımış anacığım,
nice yıllara sevgi yumağım,
doğum günün kutlu olsun!
nefes aldığın sürece sağlıklı, mutlu günler dilerim..
kızın, mercimektanen hatta nunun:)
(nurdan özcan / 01.07.2008)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)