29 Ağustos 2008 Cuma

Rakı Masası Adabı

Rakı Masası Adabı





'Rakıyı güneş battıktan sonra, yavaş yavaş ve muhabbet eşliğinde içmeli.
Rakıdan küçük küçük yudumlar alınır.
Bülent Ersoy öyle içiyor diye bir dikişte bir duble rakıyı içmek makbul değildir
Buz gibi şişeden bardağa çevire çevire dökülür ve o nefis kokunun daha fazla yayılması sağlanır.
Bardağa konulan rakının yarısı kadar su konması makbuldür.
İlk yudumu aldıktan sonra ağızda bekletip, dişlerin arasından derin bir nefes alınır ki akciğerler de nasibini alsın.

Masada yaşça en büyük kişi rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaz.
Rakı sofrasında planlı, programlı ciddi işler konuşulmaz.
Geyik muhabbeti yapılır, memleket kurtarılır, anılar tazelenir, dedikodu yapılır.
Sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu konmaz.
İçilen kahve fincanında, tabağında sigara söndürülmez.
Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da
(konmasa daha iyi olur ama) buz konur.
Bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem keyfi kaçar...
Rakıya buz koymak neden yanlıştır;
Buz rakının içindeki suyla alkolü aynı oranda etkilemediği için daha seyrek olan alkol üste çıkar.
İdeal karışım bozulmuş olur.
En uygunu rakıya soğuk su koymaktır.

İçmeye başlamadan önce aperatif bir şeyler yenmelidir.
Favori zeytinyağlılardır.
Zeytinyağı, mide dolmaya başladıkça üste çıkarak, alkolün genzinize doğru gelmesini engeller.
Rakı sofrasında kadeh yalnızca bir defa tokuşturulur.
Hadi bakalım hoş geldiniz vs. falan diye.

Bundan sonra kadeh tokuşturulmaz sadece kaldırılır.
Masaya yeni birisi eklendiğinde ise tekrar kadeh tokuşturulabilir.
Rakı şalgam suyuyla içilmez!
Mezesiz de rakı içilmez.
Ben akşamcıyım, öyle bir kadehlik keyfim var diyorsanız gidin bira filan için.
Şişe numarasının önemi yoktur.
Zira ilk damıtılan rakı, 01 numaraya denk gelmez.

Rakı masasına avuç içiyle ya da yumrukla vurulmaz.
Bağıra çağıra, böğüre öğüre konuşulmaz...
Sakin olmak, efendi takılmak gerekir...

Önce kendine gel, sonra meyhaneye,
Kalender ol da gir kalenderhaneye,
Bu yol kendini yenmişlerin yoludur,
Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye...

Rakı bardağı boş beklemez...
Evet masadan kalkarken bile dibinde biraz bırakılır.
Usul, adap bilen en genç kişinin saki(*farsça; kadeh sunan) olması adettendir,
büyüklere (ki büyüklük kavramı orada anlam bulur) sakilik yaptırılmaz...
Ev sahibi olsa bile.

Şişede kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır,
daha da içmek isteniyorsa bu paylaştırma ritüeline girilmeden yenisi sipariş edilir.

Rakı sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir,
bunu fark ettiğiniz zaman yanınızdakilere söylemeli, ya da izin isteyip kalkıp gitmelisiniz,
ama eğer sizin kalkmanız masayı dağıtacaksa ölseniz bile orayı terk etmeyin.
Çünkü rakı masasından tuvalete gitmek için bile zar zor kalkılır, hoş karşılanmaz...

Rakı masasında bira, şarap gibi başka alkollü içecekler (masada kibar hanımefendiler olsa dahi) olmaz.
Her nevi ızgara balık (lüfer, çupra, levrek, istrongilos) uğurlu yemeği,
hususi nihavent ve rast makamından sanat musikisi eserleri uğurlu nağmesi,
akordeon, keman ve ud uğurlu çalgısı olan rakının, uğurlu cl'si 70'dir.
Rakı yalnız başına içilen bir içki değil, meze ile birlikte yavaş (sindire sindire) içilen bir içkidir.
Mide ve beyne belirli bir etki yaptıktan sonra insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir.
Yani hem anlatır hem dinler...
Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem,
karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum,
evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen,
insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır.

Unutulmamalıdır ki rakı sofrası saygın bir cemiyettir...
Buraya katılan hem bu meclise kabul edildiği için saygı gören bir kişiliğe sahip demektir
hem de diğerlerine karşı aynı saygıyı göstermek zorundadır.
Herhangi bir marka rakı içilirken başka bir markayı övmemek önemlidir,
aksi yapıldığında, o an yudumlanan nimete hakarette bulunulmaktadır, yanlıştır.

En büyük mezesi muhabbettir.
Muhabbet konusu 'Bi' kız vardı, 5 yıl sevdim, yüzüme bile bakmadı' gibi duygusal ağırlıklı olabileceği gibi,
'Bu güneş niye hep doğudan doğuyor, batıdan batıyor?' gibi yarı-felsefi konular da olabilir.

Tam yağlı koyun peynirinin üzerine kırmızı toz biberle renklendirilmiş sarımsaklı zeytinyağı süslemesi...
Turşu gibi ekşi mezelerde yine rakının kendine has tatlı nefasetini(*nefis, güzel...) dengeler,
damarlarınızı büzer, anasonla dost olur...

- NEYMİŞ?
- RAKI İÇMEK SANATMIŞ...

Hadi yarasın..

26 Ağustos 2008 Salı

Nefes almayı biliyor musunuz?

Nefes almayı biliyor musunuz?

"Tabi ki nefes almayı biliyoruz" dediğinizi duyar gibiyim.Demek istediğim,doğru nefes almayı biliyor musunuz? Önce nefesle yani solunum sistemiyle beyin
ve vücut fonksiyonlarının ilişkisinden bahsetmek gerekir.

Hücrelerimiz enerji kullanırken atık maddeler üretirler.Bu atık maddelerin bir kısmı karbon monoksit gazıdır.Bu atıkları,kanın yeterli oksijen taşıması
ve zehirli atıkları,toksinleri dışarı atan lenf sisteminin iyi çalışması gerekir.Buradan da anlayacağımız gibi,

kan oksijenlenmezse bedenimizi toksinlerden arındıramayız.

Kaslarımız oksijensiz kalır.Lenf sistemi yavaşlar.Enerji tükenir ve gergin, depresif bir ruh hali bizi beklemektedir.

Beyin hücrelerinin beslenmesine göz atalım.

Beyin yalnız saf glikoz ve oksijen kullanır.

Beyne giden kanda oksijen miktarı azaldığında beyin glikozu kullanamaz.Geç algılama,geç fark etme ,unutkanlık başlar.Nefes yoluyla aldığımız oksijenin
% 20'si beynimiz tarafından kullanılmaktadır.bebeklerin nefes alışına dikkat edersek eğer,karınlarından nefes aldıklarını görürüz.Bebekler 2 yaşına kadar
karından nefes alırlar.Aslında erkeklerin çoğu karından nefes almaktadır.İlerleyen yaşlarla birlikte, obezite,yanlış duruşlar,stres ve daha pek çok faktör
nefes alışımızı değiştirir.Sığ nefes dediğimiz,sadece göğüsten nefes almak başlar.Bu tarz nefes kalp hastalığı ve yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkların
hazırlayıcı faktörleridir.

Peki nasıl ve nereden nefes almalıyız?

Yoga'da tam nefes dediğimiz,karın (diyafram),kaburga ve göğüs nefesini birleştirerek nefes almalıyız.Ben bunu öğrenmek için ilk adım olarak karından nefes
alıp vermeyi öneriyorum.İleride bunun uygulamasını göreceksiniz.Şimdi karın nefesi yani diyafram nefesine göz atalım.

Diyafram göğüs kafesiyle mideyi ikiye ayıran,büyük ve yukarı doğru kavisli bir kastır.Nefes alırken diyafram aşağıya iner, akciğerlere daha kolay hava
girer, mide, karaciğer, dalak vs. gibi organlara olumlu masaj sağlanır. Nefes verirken diyafram yukarı yükselir.

Diyafram kalbin yardımcısıdır.

Eğer o olmasaydı kalp 40 kat daha fazla çalışmak zorunda kalırdı.

Karnımızı ikinci beynimiz olarak algılayabiliriz. Karın,vücudumuzda bulunan bağışıklık hücrelerinin %70 ile %85'ini üretmektedir.Hastalıkların başlıca nedeni
bağırsaklara yerleşen üst mikroplardır.Karın nefesi kanı arındırır.

Karın ve beyin arasındaki bağlantı,kafatasının altından başlayıp boyundan aşağıya inen ve göğüs bölgesini geçerek karın boşluğuna dalan "vagus siniri"
sayesinde olmaktadır.Bu sinir,üç sistemden geçer;Kalp-damar sistemi,solunum sistemi,sindirim sistemi.

Her saat başı beş kez arka arkaya yapılan karın solunumu sayesinde daha sakin ve daha gevşemiş hissederiz.Sabahtan akşama kadar toplam 40-50 kez bu nefesi
yaparak,vücut 10 km yürüyüşe eşdeğer oksijenlenir.

· Karın nefesi uygulamak sakinleştirici hap yutmuş etkisi yapar.Beyin sakinleşir.

· Karın nefesi kolay uykuya dalabilmek için birebirdir.

· Karın bölgesindeki tüm organlara hafif ve tatlı bir masaj sağlanır.Organlarda duran kan dolaşıma sürüklenir.

1. Sırtüstü yatınız.

2. Dizlerinizi yukarı gelecek şekilde bükünüz,omurganız dümdüz olsun.Ayaklarınızı tamamen yere uzattığınızda bel bölgesinde boşluk kalmıyorsa ayaklar
uzatılabilir. Bu nefes oturarak,ayakta da uygulanabilir. Ancak tecrübelerim,öğrencilerin başlangıçta bu şekilde daha kolay uygulayabildiklerini göstermektedir.

3. Bir eliniz karında,diğer eliniz göğsünüzün üzerinde olsun.

4. Burnunuzdan yavaş bir soluk almaya çalışın. Gözlemleyin,karnınızın üzerindeki elinizin yükselmesi doğru nefes aldığınızı gösterir.Nefes alırken karnınız
yukarı doğru yükselsin ve nefes verirken karnınız içeri girsin.

Tam Yoga nefesi uygulaması:

1. Önce derin nefes vererek boşaltalım. Karından yavaş ve derin nefes almaya başlayın. Karın yükselsin

2. Nefes yukarıya kaburgalara çıksın

3. Göğüs ve köprücük kemiklerine nefes ulaşır, ancak bu esnada karın içeri girmez.

4. Nefes verirken önce karın,sonra kaburga orta göğüs ve en son üst göğüs nefesi boşaltır.

Her zaman nefes vererek önce akciğerler boşaltılır. Bitirirken de nefes alarak bitirilir. 4 tur yaparak başlayın yavaş yavaş sayıyı 20 tura kadar artırın.
Başlangıçta baş dönmesi olabilir. Özellikle çok sigara içenlerin oksijene alışmaları biraz zaman alıyor.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Ramazan'a doğru

Ramazan'a Doğru

Soru: Bir hadis-i şerifte, "Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır." buyurulurken "imanen ve'htisaben" kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?

Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) "Men sâme Ramadâne îmânen ve'htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi" buyurmuş; Ramazan'la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah'tan bekleyen mü'minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.

"İmanen" kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah'ın kullarıyız; Allah da bizim ma'budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O'na karşı yaptığımız ibadetler ve salih ameller O'nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O'nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O'na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; "O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir."

Cenâb-ı Hakk'a karşı teveccüh ederken ve O'na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O'nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, "Verirse verir, vermezse vermez" gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz "vermez" diye kestirip atamayız. Fakat, O'nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O'na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, "imanen" kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

"İhtisap" kelimesi de sevabın Allah'tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah'ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O'nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm'alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah'tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah'tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Mevlâ-yı Müteâl'den dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk'a sunarken, O'nun Ma'bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; ubudiyetimizi sadece O'nun hakkı olduğu için yalnızca O'na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, onları vazifemiz olduğu mülahazasıyla eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak'tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O'nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, "Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim" demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; "Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur" buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah'tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O'na aidiz ve O'nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, "ihtisap" tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O'ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

Soru: Bazı hadis-i şeriflerde, Ramazan ayı gelince "merede-i şeyâtîn"in zincire vurulduğu ifade ediliyor? "Merede-i şeyâtîn" ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?

Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur." buyurmuştur. "Merede", inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, "merede-i şeyâtîn" zincire vurulmaktadır.

Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur'an ayında mü'minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.

Şüphesiz, Ramazan'da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında "Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim." buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve Hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak'tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de "Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor" sözüyle işaret buyurmuştur.

Bu kutlu zaman diliminde mü'minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. "O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur'ân o ayda indirildi." (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan'ı tam bir Kur'an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur'an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, "Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz'e gelip Kur'an'ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu." Mü'minler de, Rehber-i Ekmel'e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, "Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!" demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan'ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.

Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah'ın izni ve inayetiyle, Ramazan'ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.

Soru: Buyurduğunuz gibi, Ramazan ayının önemli bir şiarı da teravih namazıdır. Teravih namazında nelere dikkat etmeliyiz?

Cevap: Teravih, Arapça'daki "tervîha" kelimesinin cem'i (çoğulu) olup "teneffüs etmek, ruhu rahatlatmak, bedeni dinlendirmek" gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekâtının sonundaki oturuş, "tervîha" olarak adlandırılmış; sonradan bu kelimenin çoğulu olan "teravih" sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir.

Peygamber Efendimiz Ramazan'da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız kılmayı tercih etmiş; fakat, "Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah'tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır." diyerek ashabını bu namaza teşvik etmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; "Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur."

Teravih namazının cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm vererek ikâme etmek en faziletli olanıdır. Aralarda çeşitli salat u selâmlar, Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, "hizbu'l-hasin" ve "hizbu'l-masun" gibi dualar okunabilir.

Günümüzde bazıları Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz'in Ramazan'da yirmi rekât ve vitir kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiilî icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü'minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikame etmelidirler.

Ulema, teravih namazını Kur'an-ı Kerîm'i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikame etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i salihin, Ramazan boyunca teravihte Kur'an'ın hepsini okumuş veya okuyan birinin arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.

Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta'dîl-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat'iyen doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında "jet imam" tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü'minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta'dîl-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.

Soru: Kur'an ayında, Kur'an sayesinde yeniden hayat bulabilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Bütün bir sene Kur'an'dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan'ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi'den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur'an'ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur'an âyetlerini Cibril Aleyhisselam'a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin'in Kur'an-ı Kerim'i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına "mukabele" denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur'an'ın Ramazan'da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur'an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü'minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde "mukabele" okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihin efendilerimiz Kur'an'ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan'ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur'an'ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.

Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur'an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif'i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur'an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihin efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur'an'a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve "Cenâb-ı Hakk'ın marziyâtını kelâmından anlama" hususunda Ramazan'ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Soru: Birer disiplin insanı haline gelebilmemiz için Ramazan ayının ne gibi katkıları olabilir? Ramazan-ı Şerif bizde ne türlü alışkanlıklar hasıl etmelidir?

Cevap: Disiplin, frenkçe bir kelimedir; intizamın te'mini için uyulması gereken emir ve yasaklar, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve "düzen ruhu" manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise, belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir.

Aslında, bir mü'minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Onun, hangi işi önce yapacağını belirleme ve bir programa göre çalışma niyeti haricinde "Acaba şimdi ne yapsam?" şeklinde bir düşüncesi olmamalıdır. O, hem Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alâkalı sorumluluklarını hem de kendi şahsî işlerini ve bunlardan hangisini ne zaman yapacağını mutlaka önceden tayin etmeli; her haliyle bir düzen ve intizam örneği sergilemelidir. Haddizatında, ibadetler iş tanzimi ve vakit taksimi için çok önemli birer köşe taşıdır ve inanan insan çoğu zaman işlerini o ibadet takvimine göre ayarlar: "Öğle namazından sonra; akşam namazından önce.." diyerek gününü belli dilimlere ayırır ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışır.

Zamanın kıymetini bilen ve ömrü, değerlendirilmesi gereken çok önemli bir nimet olarak gören kimseler, yeme içmeden yatıp-kalkmaya kadar her şeyi zabt u rabt altına alırlar; hiçbir meselelerini dağınıklık içinde ve sürüncemede bırakmazlar. Onlar bilirler ki, hem insanların hem de kurumların en verimli oldukları anlar, en düzenli oldukları zamanlardır.

İşte, Ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleyerek, bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. Nefsanî isteklere karşı, kalb ve ruh atmosferine sığınarak, vicdanı harekete geçirip iradeyi güçlendirerek sürekli istikamet üzere olabilmeyi ders verir.

Ramazan-ı şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenilip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir. Evet, vakitli vakitsiz sürekli bazı şeyler yiyip içmek ve mideyi hep dolu bulundurmak, hem bedene zarardır hem de Cenâb-ı Hakk'ın hoşlanmadığı bir davranıştır.

Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır.

Ramazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü'min, hem Hakk'a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefa ve sadâkat peşinde olur. O, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, ubudiyet ufkuna yürür ve bütün gününü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyor olma duygusuyla yaşar. Dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden birazcık sıyrılınca, kendini Cenâb-ı Hakk'a adama ve bir hakikat eri olma hedefi belirir önünde. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, hep Allah için düşünme, Allah için konuşma, Allah için muhabbet duyma, "lillah, livechillah, lieclillâh" dairesi içinde kalma ve her zaman Hakk'a müteveccih bulunma denemeleri yapar; bu denemeler neticesinde başarıyı yakalamaya her gün biraz daha yaklaşır. Derken, tam bir vefa ve sadâkat insanı olur.

Zaten oruç, vefa duygusunun en güzel bir alâmetidir. Zira o, Allah ile kul arasında yapılmış bir anlaşmadır: Kul, belirli süreler dahilinde, belirli şeylerden vazgeçer ve bu suretle ahdinde vefalı olduğunu gösterir; Cenâb-ı Hak da onun mükafatını bizzat Kendisinin vereceğini va'deder. Allah'a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla ailevî ve içtimaî hayatında da tam bir "vefa abidesi" durumuna yükselir. Bu duyguyla, sıla-yı rahimi gözetir, herkese yardım eli uzatır; zekatını ödemekten asla kaçmaz, hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doymaz.

Hak'la münasebetin önemli bir şiarı da Kur'an okumak, dua dua Cenâb-ı Allah'a yalvarmak ve sürekli O'na teveccühte bulunmaktır. Ne var ki, Kur'an-ı Kerim'in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı Şerifte mümkün olmaktadır. Bu kutlu ay, damaklara bir Kur'an tadı çalmakta ve insanlara bir evrad ü ezkar disiplini de aşılamaktadır.
İşte, bir ay boyunca, yeme-içmeden yatıp kalkmaya, ibadet ü taatten evrad ü ezkâra kadar hayatın hemen her alanıyla alâkalı bazı kaide ve kurallar çerçevesinde davranan, bir ölçüde disiplin ruhuna kavuşan ve düzenli yaşamaya alışan insanlar, Ramazan'dan sonra da aynı nizam ve intizamı korumalı, devam ettirmelidirler. Mesela, bir ayın her gecesinde uykuyu bölüp sahurun bereketinden istifade etmeye koşan, bu arada seccadeyle de bir vuslat yaşayan mü'minler, bu otuz geceyi bir temrinat süresi olarak değerlendirmeli ve artık senenin her gecesini bir vuslat koyu bilmeli, gecelerini hiç olmazsa bir kaç rekat teheccüd namazıyla aydınlatmalıdırlar.

Evet, bir disiplin insanı, nasıl yaşayacağını ve nerede nasıl davranacağını önceden belirler; belli prensipler çerçevesinde kendine bir rota çizer ve attığı her adımı bilerek atar. Bizim, tavır ve davranışlarımızın renk, desen ve çizgilerini de dinimiz çok önceden belirlemiştir. Mesela, Allah'a ve Rasûlü'ne iman bizim için en önemli esastır. Bu esas, sonraki adımlarımızın yönünü de tayin eden bir yol işaretidir. Biz, inandığımız Rabbimizi, rehber bildiğimiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'i herkese anlatmakla mükellefiz. Dinimizi neşretmek bizim görevimizdir. Dolayısıyla, gönüllere girmeye çalışırız; çok güzel olan İslam'ın güzelliklerini sergilemek için onu güzelce temsil etmeye gayret gösteririz. Bu niyete matuf olarak, dinî kaynaklarımızın şekillendirdiği tavır ve davranışlarımızla insanların arasında bulunur; onlara kendi değerlerimizi tanıtırız. Gönül verdiğimiz hakikatleri herkese anlatmak için, şer'an katî haram olan meselelere girmeme kaydıyla, o mevzuda kullanılmasına cevaz verilen bütün vesileleri kullanır ve ne yapıp edip insanlarla iman hakikatleri arasındaki engelleri ortadan kaldırmak için çabalarız. Aynı zamanda, disiplin insanı olmakla kuralcı olmak arasındaki farka da dikkat eder; içinde yaşadığımız zamanın şartlarını göz önünde bulundurma, kendi kültür ortamımızın gerçeklerini gözetme ve devrin insanlarına onların anlayacağı bir dil ve üslupla hitap etme gibi hususlara da azami özen gösteririz.

Şayet, kendimizi Cenâb-ı Hakk'ın rızasına adamış ve o rızayı da Zât-ı Ulûhiyeti duyurmaya bağlamışsak, artık nerede olursak olalım, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, bizim için durmak, acizliğe düşmek ve mesuliyetten kaçmak söz konusu değildir. Zira, "Bahar gelsin, hava ısınsın, çiçekler açsın, bülbüller ötmeye başlasın... işte o zaman ben de şakırım!" şeklindeki bir düşünce bir disiplin insanının mülahazası olamaz. O kışta da şakımalıdır yazda da; baharda da güle türküler söylemelidir güzde de. O, her mevsime ve her döneme göre bir dil ve üslup tutturmalı, dilbeste olduğu hakikatleri terennüm etmekten asla geri durmamalıdır.

Tabii ki, böyle bir gönül yüceliği ve bu denli bir disiplin ruhu –hususî bir inayet olmazsa– bir anda kazanılmaz. O ufka ulaşmak, uzun bir zaman ve ciddi temrinat ister. Şu kadar var ki, Ramazan bir başlangıçtır ve o güzel hasletlere ulaşmak için çok bereketli bir ekim mevsimidir.

Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede "Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için." hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır.

(Not: Ramazan-ı şerifin teşrifi münasebetiyle, geçen sene yayınladığımız bu sohbeti, -bazı ilave ve tashihlerle- bir kere daha mütalaalarınıza arz etme gereğini duyduk. Dualarınızı istirham ederiz... B.B.)

25.08.2008 - M.F.G.-Kırık Testi

Akıl ve Zeka

Kadinlar agactaki elma gibidir.
En iyileri en ust dallarda bulunur.
Erkeklerin cogu dusup incinmekten korktuklari icin ust dallara uzanmak istemezler.
Onun yerine Yere dusmus curukleri toplarlar cunku onlari elde etmek daha kolaydir.
Yukaridaki elmalar ise Kendilerinde ararlar suçu ve Sorarlar, nerede hata yapiyorum diye.
Aslinda gercekten hatasiz ve muhtesemlerdir. Sadece dogru erkegin ortaya cikip cesaretini ve yuregini toparlayip o ust dallara ulasmasidir butun olay.
Lutfen bu gercegi iyi elma olan butun kadinlarla dalindan toplanmis olsalar bile paylasin .

Erkekler ise ...
erkekler ise iyi birer sarap gibidir.
Koruk olarak baslarlar, mayhos ve tatsiz...
Kadinlar tarafindan canlari cikana kadar
cignendikten sonra ancak bir yemegin yaninda
gidecek kadar tatlanirlar...


AKIL mi ZEKA mi?

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Osmanli'da Ev Kulturu

Toplumun temel birimi olan ailenin yasadigi ev icin, dilimizde; hane, beyt, dâr, menzil, dam ve mesken gibi kelimeler de kullanilmaktadir. Bu kelimeler icinde en fazla kullanilani "mesken"dir. Arapcada "yerlesilen yer" anlamindaki bu kelime, dilimizde; "huzur ve sukûnet icerisinde yasanilan yer" mânâsinda kullanilmaktadir. Ecdadimizin yaptigi ve yasadigi evlere baktigimizda ise, "mesken" kelimesinin anlaminin bu sekilde zenginlestirilerek kullanilmasinin altinda, tarihî bir gecmis ve gelenekle olusmus hakli bir gerekce bulundugunu goruyoruz.

Osmanli toplumunun yasadigi meskenlere uzaktan bakildiginda, bunlarin hemen hepsinin bir avlu ve bunun bir kenarina yapilmis evden meydana geldigi gorulur. Icinde yasayanlarin hususî dunyasini olusturan bu meskenlerin cephesi yola bakar. Ev-sehir baglantisini saglayan bu yollar, ya bir caddedir veya birkac evle son bulan cikmaz sokaklardir. Cadde veya sokaga cepheli olan bu evlerde ilk goze carpan unsur, etrafinin yuksek ve penceresiz duvarlarla cevrili olmasidir. Ayni zamanda ev sahiplerinin mahremiyetini ve emniyetini saglayan, bir insan boyundan daha yuksek bu duvarlar, bu dunyanin gecit vermez sinirlari gibidir. Bu duvarlarin caddeye bakan tarafina acilmis olan kapi, tek giris yeridir. Osmanli evlerinin dis kapilarina dikkatlice bakildiginda, onlarda; bu milletin ahlâk, komsuluk ve orf-âdet anlayislarini sekillendiren bir kulturu gormek mumkundur. Uc-uc bucuk metre genisliginde ve bir o kadar da yukseklikteki kapi, onunde duranlari yagmurdan ve gunesten korumaya yarayan kucuk bir cati ile ortuludur. Iki buyuk kanattan olusan bu ahsap kapilar, uc unsurdan meydana gelmektedir. Iki buyuk kanat sadece evin avlusuna araba giris-cikisinda acilir, diger zamanlarda arkadan acilabilen bir mekanizmayla kapali durur. Kanatlardan birisi surekli sabit iken, diger kanat, eve hayvan giris-cikislarinda kullanilir. Iste bu hareketli kanat icerisinden acilan daha kucuk bir kapi ise, insanlar icindir. Yerden 25-30 santimetre kadar yuksek ve insanin sigabilecegi buyuklukteki bu kapi, ancak adim atilarak gecilebilecegi icin, avludaki kucuk cocuklarin kontrolsuzce disari cikmalarina mâni olur. Yabancilar, Osmanli toplumunun ahlâk ve mahremiyet anlayisi cercevesinde, ev sahibinden izinsiz, bu kapidan giremezlerdi. Kapidaki tokmaklar da, ayri bir kultur ve medeniyet ornegidir. Kapidaki ic ice iki demir halkadan buyugu, daha tok ses cikarir, eve gelen kisi erkek ise, bu halkayi calar; icte olan halka ise, daha ince bir ses cikarir, bu eve gelen kadin ziyaretciler icindir. Calan tokmagin sesine gore ev sahibi gelenin cinsiyetini anlar kapiyi acmaya ona gore birisi gider evdekiler gelene gore kendilerine ceki-duzen verirler.

Kapidan evin avlusuna girilir. Osmanli ailesinin devamli kullandigi avlu, Orta-Asya'da da yaygindir. Avlunun bir kosesine yapilmis olan evden baska, burada; sakinlerin ihtiyaclarina ve mesguliyetlerine gore; ahir, samanlik veya pekmez yapilan bolum, kilim, bez dokuma atolyeleri de bulunur. Ayrica geriye kalan genis boslukta ocak, camasir tasi, dibek tasi, agaclar, cicekler, cesme veya kuyu, ark, firin vs. vardir. Arsasi genis olan evlerin avlusunun bir kenarinda sebze de yetistirilir. Avlu, cogunlukla evde bulunan kadinin nefes almasi, dinlenmesi, calismasi, komsulariyla sohbet edebilmesi icin, uygun bir mekândir. 1835'te Istanbul'a gelen Miss Julia Pardoe, bu avlular icin; "Keske Shakespeare, Romeo ve Juliet'in bahce sahnesini yazmadan once buralari gormus olsaydi." demistir. Avlu, ev sahibi icin dis dunya ile sahsî dunyasi arasinda bir gecis alanidir. Burada ev kiyafetiyle de dolasildigi icin, komsularin, baskalarinin avlularini gorecek sekilde ev yapmalari yasaklanmistir.

Avlunun uygun bir kosesine insa edilmis ev; tek veya cift katli olup, komsuluk, emniyet ve kible gibi faktorlere bagli olarak konumlanmistir. En fazla dikkat edilen unsur ise, kible olmustur. Cunku Musluman Osmanli ailesi icin bu o kadar onemlidir ki, yalniz ibadet ederken degil; yatarken, otururken, sokaga cikarken vs. her hususta kibleyi hesaba katmak hayatin olmazsa olmazlarindandir.

Tek veya cift katli olan Osmanli evinin bir tarafi, genellikle sokak veya caddeye bakar. Alt katta kisin oturulan bir oda, mutfak, kiler, ambar, firin dami bulunur. Bu katin, emniyet geregi disariya bakan penceresi olmaz veya cok kucuk olurdu. Alt kattan ust kata gecis merdivenle saglanirdi. Bu katta da, divanhane (basoda), haremlik, selâmlik ve bazi evlerde de bir yaz odasi bulunurdu. Merdivenle cikilan ve odalara gecisi saglayan genis mekânin adi ise, sofadir. Bu odalardan birisinin sokaga bakan ve kosk adi verilen bir cikmasi vardir. Sokaga ayri bir goruntu kazandiran Osmanli evlerindeki bu cikmalar, hâne halkinin disariyi gorebilmesi icindir. Ust katlardaki pencereler; cumbali olup, disaridan icerisi gorunmeyecek sekilde kafeslidir. Ev sahibi buradan, kapiya gelenin kim oldugunu kendisi gorulmeden gorebilmektedir.

Odalarin hemen hepsinde isinmak, yemek pisirmek ve hattâ aydinlanmak icin de kullanilan birer ocak vardir. Odalarin en onemli ozelligi, yatak ve yorganlarin muhafaza edildigi ve bir kosesinin de banyo olarak kullanildigi yukluk bulunmasidir. Bu yuklukler, evdeki butun esyalarin saklanmasini saglar. Bir kosedeki banyo ise, genellikle gusul abdesti almak maksadiyla kullanilir. Cunku bu donemlerde asil yikanma yerleri, sihhî oldugu da kabul edilen sehir hamamlaridir. Odalarin; oturma, yatak, misafir, cocuk odalari gibi belli isler icin tahsis edilmemesi, Turklerin gocebe anlayisiyla ve gelenekleriyle dogrudan ilgilidir. Cunku Osmanli ailesi ayni odada yemek vakti yemek yer, sair zamanlarda oturur, gece olunca yataklari serip uyur, sabah olunca da sergileri kaldirip hayatina devam ederdi. Evlerdeki dosemeler oldukca sade olup, mobilya yerine, pencere kenarinda divan ve sekiler, yerlerde cogu zaman kilim, bazen hali ve yer minderleri bulunurdu.

Evlerin mimarî tarzlari kadar malzemelerinde de gocebeligin tesirini gormek mumkundur. Agac, kirec, kerpic gibi dayaniksiz malzemelerden yapilmis evler, sanki hemen goc edilecek hissi vermektedir. Bu durum tamamen Osmanli halkinin dunya gorusuyle ilgilidir; cunku onlar, camilerini, vakif eserlerini ve yikilmamasini temenni ettikleri devletlerine ait kurumlari, saglamligin sembolu olan tas malzemeyle yaparken; evlerde dayaniksiz malzeme kullanarak, bâkî olanin Allah oldugunu, kiyamete kadar devam etmesi gerekenin de devlet oldugunu anlatmak ister gibidirler. Bu evlere disaridan bakildiginda, zenginlerin evlerini, fakirlerinkinden ayirt etmek pek mumkun degildir. Bu durum, ortak degerlerin siniflar arasi farki olabildigince azalttigi bir sosyal yapiyi yansitir.

Osmanli evlerinde sadece yesillikle degil, hayvanlarla da ic ice yasanirdi. Ev sahiplerinin; etinden, sutunden ve gucunden yararlanmak uzere besledikleri evcil hayvanlarin yani sira, cati aralarinda kirlangiclar, bacalarda leylekler yasardi. Kus yuvalarini bozmak gunah sayilirdi. Kumru ve guvercinler de, kendilerine yem verilen fakat kafese hapsedilmeyen diger ev ortaklariydi.

Meskenlerin ice donuk, disa kapali mekânlar olarak sekillenmesi, Islâmî aile yapisinin hassasiyetiyle alâkalidir. Bu mekânlar; dis dunyaya kapali, fakat o donem ailesinin ihtiyaclarini karsilayabilecek fonksiyonlara sahiptir.

Insaat teknolojisi ve malzemelerinde, buyuk bir gelisme kaydedildi. Fakat gerek hizli nufus artisiyla ve sehirlesmeyle gelen problemler, gerek alt yapi yatirimlarinin yetersizligi, gerek maddî endiseler, gerekse de kultur degerlerinden uzaklasma sebebiyle insanî unsurlari on plâna cikarmayan bir mimarî yayginlasti. Bu sebeple eski mimarimizin birer ornegi olan evler, bizler icin hâlâ bir nostalji unsurudur.